Derince

Özel Bilkent Lisesi Derince Edebiyat Dergisi

YENİ DÜNYA’YA YOLCULUK

Sekizinci sınıfı yeni bitirmiştim. On üç yaşındaydım. O yaz tatilinde yüksek lisans yapan ablamı ziyaret için Avustralya’ya gideceğimizi öğrendiğim zaman, bunun farklı bir ortamı ve farklı insanları tanımak için çok önemli bir fırsat ve çok büyük bir şans olduğunu düşündüm. Sanki Avustralya’yı yeniden keşfedecektim. Gerçekten merak ve heyecan içerisindeydim.

Uçak yolculuğu gözümde büyüyordu. Korktuğumdan değildi; ama uzunluğu açıkçası beni tedirgin ediyordu. İlk kez okyanus aşırı uçacaktım. Ama buna değeceğini biliyordum. Zira her güzel şeye ulaşmak için bazı zorluklara katlanılması gereklidir. Zaten uçağımız da bugüne kadar yapılan en gelişmiş uçaklardan biriydi. Havayolu şirketi ise dünyanın en iyi havayolu seçilmişti. Emniyet konusunda bir sorun olmasına ihtimal vermiyordum.

İstanbul’dan kalkarken yapılan Türkçe anonslar artık yerini farklı dillere bırakmıştı, yolcuların çehreleri ve giyiniş şekilleri de değişiyordu, indiğimiz duraklar değiştikçe. İlk durağımız olan Dubai’de bunu bu kadar yoğun sezmesem de ikinci durak Singapur’da artık İstanbul’dan binen kimse yok gibiydi. Ayrıca yolcularla beraber değişen ortam da dikkatimi çekiyordu. Dubai Havaalanı’nın abartılı dekorasyonunun yanında Singapur Havaalanı çok şık, modern ve gelişmişti. Yolcuları farklı terminallere taşıyan ve alanın dışından yol alan taşıma sistemini kullandığımız zaman Singapur’un aşırı nemli ve sıcak iklimini hissettik, ekvatora yaklaşıyorduk ve tüm yorgunluğuma rağmen hayatımdan son derece memnundum.

İstanbul’dan Dubai dört saatti. Burada bir saat beklemenin ardından yedi saatte Singapur’a varmıştık. Uçakta gecelemek, yolculuğun en zor tarafıydı. Uyku imkânsızdı, oturduğumuz yerde yemek yemek mide bulantısı yapıyordu ve oturmaktan kaslarımız ağrımaya başlamıştı. Singapur’a indiğimizde gün aydınlanıyordu, burada dört saat geçirdik. En nihayetinde sekiz saatlik bir uçuşun ardından Sydney’deydik ve artık gece çökmüştü. Yolculuk süresi beklemelerle birlikte neredeyse yirmi dört saate varıyordu. Vardığımızda tek düşüncem biraz uyumaktı. Uçağın tüm konforuna, koltukların üzerindeki oyun ekranlarına rağmen canım da sıkılmıştı. Öğlene kadar uyudum.

Sydney’de kaldığımız on gün içerisinde Okyanusya’nın tabiatı kadar insanlarının da Eski Dünya’dan çok farklı olduğunu deneyimledim. Sanki orası kendi başına apayrı bir gezegendi. İnsanlar yirmi birinci yüzyıla yakışır bir biçimde medenice hayatlarını sürdürüyorlardı. Her şey sistemli çalışıyordu.

Ülkenin tarihi zenginliği olmadığı için turizmi doğal güzelliklere bağlamışlardı. Doğru da yapmışlardı. Tanrı Sydney’i cömertçe yaratmıştı. Dünya’daki diğer turistik şehirlerden Sydney’i ayıran en büyük farklardan biri buydu. Sydney, Avrupa metropolleri gibi gökdelenlerle ve egzoz dumanıyla bezeli değildi. Şehrin en iyi plajlarından biri “Bondi Beach”, şehrin biraz dışındaki ormanlık “Blue Mountain”, okyanus kıyısındaki ünlü opera binası ve şehrin en görkemli manzarasına sahip olan hayvanat bahçesi “Taronga Zoo”. Burası normal bir hayvanat bahçesi değildi. Tropikal hayvanlardan penguenlere kadar her türlü hayvanı bulabilirdiniz. Üstelik bizim hayvanat bahçelerimiz gibi hayvanları daracık alanlara sıkıştırmıyorlardı, alan oldukça genişti. Ayrıca özel bir bölümde ülkenin milli simgesi olan koalalarla fotoğraf çektirmek, kanguruları elle beslemek mümkündü.

Her gün kaldığımız yerden şehir merkezine gitmek için vapurla yolculuk ediyorduk. Vapur iskelesinde bir gün çok ilginç bir görüntüyle karşılaştım. Kıtanın yerli halkı Aborjinler’den bir yaşlı adamı, yerli kıyafeti giyip yerli müziğinde dans ederek ve insanlarla fotoğraf çektirerek hayatını kazanmaya çalışırken gördüm. Onun bu görüntüsü beni duygulandırmıştı. Kendi kıtalarında esir edilen bir halkın son kalıntılarıydı onlar ve geçinebilmek için gülünç duruma düşüyorlardı…

Yavaş yavaş memleket burnumda tütmeye başlamıştı. Ne kadar cennet gibi olsa da hiçbir yer insanın kendi doğduğu ve ait olduğu toprakların yerini tutamıyordu. Böylece dönüş zamanı gelmişti. Yolculuğun her anını mümkün olduğunca hafızamda kaydetmeye çalışıyordum. Anzak Anıtı’nda bana harita ve rozet hediye eden Avustralyalı müze görevlisinden, plajdaki protez bacaklı sörfçü genç kıza kadar (köpekbalığı saldırısı yüzünden bacağını kaybetmişti), doğal ortamında, okyanusta yüzerken gördüğüm balinadan, vapur güvertesinde, o kış soğuğunda (buradakilere göre daha hafif bir kış geçiriyorlardı) koşturan küçük İngiliz kızına kadar bir sürü ilginç olayla karşılaştım. Biliyordum ki bu on gün, yaşamım boyunca unutamayacağım aziz bir hatıra olacaktı.

Eğer Yeni Dünya’yı merak edenlerden ve doğayı sevenlerden biriyseniz mutlaka “dünyanın en altındaki” bu yeri görmelisiniz, pişman olmayacaksınız…

AYBİKE KERPİŞÇİ

Reklamlar

Single Post Navigation

One thought on “YENİ DÜNYA’YA YOLCULUK

  1. ”Kendi kıtalarında esir edilen bir halkın son kalıntılarıydı onlar ve geçinebilmek için gülünç duruma düşüyorlardı…” sadece bu kelimeye katılmıyorum. Aborjinlerin geleneksel müziğini dinlemek ve dansını gerçek sahiplerinden görebilmekte büyük bir mutluluk…Sokak sanatçılarından bir cd alarak onlara küçücükte olsa yardımcı olabilmek ise daha güzel bir mutluluk….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: