Derince

Özel Bilkent Lisesi Derince Edebiyat Dergisi

Archive for the category “ANI”

KANADA GEZİSİ

Sekizinci sınıfta okulun ‘Halk Dansları Topluluğu’ndaydım ve okulumuz Meksika, Slovakya, Ukraya gibi pek çok ülkenin katılacağı bir festivale gezi düzenliyordu. Gezi, Kanada’ya olacaktı. On gün boyunca, başımızda hiçbir veli olmadan Kanada’ya gideceğimiz için çok heyecanlıydık. Haftalar öncesinden bavulumu hazırlamıştım. Uçuşun olacağı gece hiç uyumamıştım. Uçağımız saat yedideydi. Bu yüzden saat beşte havaalanına gelmiştim. Bavulları teslim edip, vedalaştıktan sonra uçağa ilerledik. İlk durağımız Münih’ti. Münih’te birkaç saat bekledikten sonra Toronto’ya, oradan da Quebec’e gittik. Quebec’e geldiğimizde akşam saatleri olduğundan kalacağımız ailelerle tanıştırıldık ve evlere dağıldık.

Ertesi gün kostümlerimizi düzenledik ve ilk şovumuza çıktık. İzleyenler tarafından beğeniyle izlenmişti şovumuz… Herkesten olumlu tepkiler almıştık. Festivale gelmiş olan diğer dans grupları da başarılı performanslar sergilenmişlerdi. Herkes kendi kültürünü sergiliyordu. Günü, saat farkına daha alışamadığımızdan yorgun olarak tamamladık. Kaldığımız on gün boyunca iki farklı sahnede sayısız şovlar yaptık. Şov aralarında da şehri gezdik. Gittiğimiz zaman Harry Potter serisinin yeni filmi gelmişti. Kaldığımız aile, bizi orada bir sinemada filmi izlemeye de götürdü. Bunun dışında çeşitli alışveriş merkezlerini, oyuncakçıları gezdik. Kanada’da alışveriş merkezleri saat 5.30da kapanıyordu. Bu yüzden şovlardan vakit bulabildiğimizde kendimizi alışveriş merkezlerine attık. Alışveriş merkezlerinin ilginç tarafı, Türkiye’deki gibi bir sistem olmamasıydı. Dört kere gittiğimiz bir alışveriş merkezinin sekiz farklı kapısı vardı ve koridorları da Türkiye’deki alışveriş merkezlerine hiç benzemiyordu. Oldukça karmaşıktı. Kapılar da belirli bir sisteme göre düzenlenmediğinden pek çok kez kaybolma tehlikesi yaşadık. Alışveriş merkezlerinde çok fazla yemek yeri yoktu. Bu yüzden yemeği başka yerde yiyorduk. Her gün aynı şeyi yememek için alternatifler ararken, bir pizzacı bulduk. Pizzaları sipariş ettikten sonra bizim konuşmalarımızı duyan restoran sahibi geldi. Bize on yıldır Kanada’da kaldığını, o restoranı da 6 yıl önce açtığını anlattı. Tabii ki tek boş zamanımız akşamları olmuyordu. Bazı günlerde sadece tek bir şovumuz oluyordu ve bütün öğleden sonra bize kalıyordu. Boş zamanımızı gösteri alanındaki oyunlarla ve gösterilerle geçiriyorduk. Festival bayağı özenerek hazırlanmıştı, çünkü her gün ayrı bir eğlence vardı. Bir gün palyaço geliyorsa, ertesi gün akrobatlar geliyordu. Gösteri alanında küçük çocuklar için yüz boyama standları da kurulmuştu. Festivale gelen tüm çocukların suratlarında kelebekler, örümcek adam maskeleri ve çiçekler vardı.

Bu gezi sonucunda pek çok yabancı arkadaş edindik. Uzun uçak bekleyişlerine rağmen çok eğlenceli ve dolu dolu on gün geçirdik. Orada pek çok değişik ülkelerin kültürlerini, geleneksel dans ve kıyafetlerini öğrendik. Kanada’nın her ne kadar ağız tadımıza uymasa da geleneksel yiyeceklerini yiyip, bazı kiliselerini ve önemli yerlerini gezik. Kendi kültürümüzü, danslarımızı da tanıttık. Ülkemiz hakkında insanların kafasında varolan yanlış düşünce ve bilgileri gösterilerimizle sildik. Hepimiz yeni danslar ve insanlar tanıdık. Kanada gezisi, hayatımda oldukça önemli bir yer kaplamakta şu anda… Bu gezi sayesinde yeni insanlar tanıdık ve hepimiz çok eğlenip öğrendik.

IRMAK CANKATAN

42 NUMARALI KOLTUK

Bilkent’te merkez kampusun içinde, Yıldızlar Türkiye Şampiyonası’na gitmek için bir süre Kamil Koç ofisi aradım. Şansıma bir kişilik yer kalmış 22.30 Ankara- Bursa rahat hat otobüsünde. “Hemen alıyorum.” dedim bürodaki adama. O da bana “Bilgilerinizi kontrol edip imza atın.” dedi. Baktım bilete; isim, soyad, tarih ve saati doğru. Koltuk numarasına baktım “42”. İçimden “Hıh, işte şimdi oldu.” diye geçirdim.

Beni tanıyanlar “Yıldızlar Maçı”nın benim için hep talihsizliklerle dolu olduğunu bilir. Yıldızlar maçı demek benim için hep uğursuzluk, talihsizlik ve kötü sonuçlarla biten olaylar silsilesidir. Bir senedir de hiç güzel şeyler yaşamadım yıldızlar maçında. Biletin üstünde yazan 42’de yine pek hayırlı geçmeyeceğini düşündürtüyor bana. Bir yandan içimden “ Daha uğursuzluk büroda başladı.” diyordum;  bir yanda da “Saçmalama İrem.” diyordum.

Otobüs kalkmadan on dakika önce AŞTİ’ de oldum. Bagajımı görevliye verdim ve beni bekleyen 42 numaralı koltuğu aradım. Otobüsün en arkasından el sallıyordu sanki bana “Gel gel, buradayım.” diye. Gittim bir güzel oturdum. 42 numaranın cam kenarı olmasını beklemek bir hataydı zaten, diye düşünüp hatamı kabullendim ve koridorda güzel güzel yerimi aldım. 42 numaralı koltukta oturmanın moral bozukluğunu yaşarken otobüse iki tanıdık yüz bindi: Göksu ve Gamze. Sevindim sabahın köründe, daha kargaların bile kahvaltıya teşrif etmediği bir saatte otobüsten tek başıma inmeyeceğim için. Otobüs kalktı, beş dakika sonra muavin arkaya gelip en arkadaki üçlüye, daha doğrusu 42 numaralı koltuğun da dâhil olduğu üçlüye, emniyet kemeri takma zorunluluğunu ve prosedürü anlattı. Prosedür her şeyden üstündür hemen takalım; ama emniyet kemeri – neye göre ya da kimin bedenine göre yapıldı hiçbir fikrim yok – takınca öyle bir sıktı ki beni sanki belden aşağıma kan akışı durdu ve belden aşağımı hissetmiyordum. Muavin servisi bitirdikten sonra hemen çözdüm; çünkü prosedür yüzünden kangren olmaya hiç niyetim yoktu.

Ankara’dan çıkalı 45 dakika olmuştu. 45 dakikadır önümdeki ekran sinyal zayıf diyor, başka bir şey demiyordu. Bastım özel kırmızı düğmeye ve çağırdım muavini. Muavin “ Arabanın anteni mi bozuk?” sorusunu beşinci soruşumda anladı. Anteni daha açmadıklarını söyledi. Ben de “Ne zaman açmayı düşünüyorsunuz Balıkesir il sınırında mı?” diye gereksiz bir çıkış yaptım muavine. Normalde bu kadar agresif değilim ve bu şekilde de söylemem; ama herhalde 42 numaralı koltukta oturmanın stresinden olsa gerek kontrol edemedim kendimi birden. Muavin sinirli bir bakış atıp 2-3 dakika sonra açtı anteni. Açtım Kanal D’yi, taktım kulaklığı kulağıma; ama görüntü var ses yok. Ya kulaklığı ekrana bağladığım yer bozuktu ya da kulaklık bozuktu. Muavini çağırdım tekrar. Muavin, çattık şeklinde bir bakış ve sahte gülümsemesiyle geldi. “Ses gelmiyor bundan.” dedim.  O da, “Maalesef o koltuğumuzun ekranı bozuk, o yüzden ses gelmez.” demez mi? Bense hiç şaşırmadım; çünkü 42 numaralı koltuk ondan beklediğim performansı sergiliyordu bana.

Bir süreliğine anlamsızca ekrana baktım, konuşanların dudaklarını okumaya çalıştım. Bu konuda da inanılmaz ustayım ya neyse. Bari kitabımı okuyayım dedim. Şoför ışıkları kapattığı için ışığımı açmak için düğmeye bastım; ama lamba yanımdaki koltuğu aydınlattı. Anlayacağınız lambalar bile küsmüş 42 numaralı koltuğa onlar bile aydınlatmıyor onu. Münir Gölge’nin “Kaçamak “adlı kitabını da okumaya hevesliydim ;ama olmadı, koydum tekrar çantama.

Kitap okuyamıyorum ve adam gibi bir şey seyredemiyorum ya bari uyuyayım dedim. Ben koridorda hayatta uyuyamam, benimle seyahat edenler bilir. Ben ancak cam kenarında rahat ederim. Her neyse koltuğu yatırmaya çalıştım; ama yatmadı. Arkasında bir şey var çünkü. Arkaya baktım kırmızı bir yangın tüpü bana bakıyor gibi duruyordu orda. Bunun burada ne işi vardı şimdi? Muavini tekrar çağırdım.  Artık yüzünde o sahte gülümsemesi bile yok. “Koltuk yatmıyor, tüpü koridora koyamaz mıyız?” dedim. O da,” Maalesef yapamayız, prosedür böyle.” diyip benim iyice rahatsız olmamdan mutlu olup gitti. Yüzünü göremedim; ama eminim tekrar yerine giderken gülümsüyordu.

Yolculuğun geri kalanında uykusuz geçen yedi acımasız saat ve boynuma, belime ve sırtıma giren sayısız kramplar cabası. Tüm gece koltuğun imalatçısının, prosedürü yazan adamın ve büroda bana bileti kesen adamın kulaklarını çınlattım. Sabaha karşı 5.30’da indim Bursa’ya. Gözlerim kan çanağı, boynum, belim, sırtım ve her yerim tutulmuş ayrıldım 42 numaralı koltuktan. Bana en arkadan el sallıyordu koltuk “Yine beklerim, tekrar görüşmek üzere.” diye. Ben de “Hadi oradan” dedim ve arkamı dönüp otobüsten indim. Kamil Koç’un rahatlığı bana çok kötü battı anlayacağınız bu yolculukta.

İREM YILDIRIM

Post Navigation