Derince

Özel Bilkent Lisesi Derince Edebiyat Dergisi

Archive for the category “DENEME”

BEN VARIM DİYEBİLMEK İÇİN

İnsanlar değişir, hayatlar değişir, dünya değişir. Yüzyıllar öncesini düşünün. İnsanların yaşamları bu kadar karmaşık, içinden çıkılmaz bir halde değildi. Tekdüze, sade bir hayatları vardı. Evrendeki her şey insan odaklıydı, ta ki teknoloji gelene kadar. İlk başta sevimli bir kimliğe bürünen teknolojinin zaman geçtikçe götürdükleri getirisinden fazla olmaya başladı. İnsan doğasına yabancılaşmaya başladı, sonra da kendisine. Kitle toplumu dediğimiz, kendini sorgulamayan, toplumun sürü psikolojisine kapılan, tektipleşmiş bireyler ortaya çıktı. Saatlerce televizyonun karşısında hareketsiz duran bireyler sadece verilenle yetinmeye başladı. Üretmekten çok tüketmeye.

Bu evrede, insanlar kendilerini bulma çabası içine girdiler. Toplumun normlarına karşı çıkıp, bağımsız hareket etmeye çalıştılar. Kimi deli damgası yedi, kimine hayalperest, ayrıksı dendi. Bunları var olan “gerçeklere” boyun eğen insanlar söylüyordu. Kıyafeti olan ama bedensiz insanlar. “Sahte” gerçekleri, kendi gerçeklerine tercih eden bireyler.

Toplumun, dünyanın herkeste bir izi vardır. Küreselleşen bu dünyada bir bireyi bırakın, bir toplum olarak bile öbür toplumlardan etkilenmemek mümkün değil. Moda, bunların en güzel örneği. Bir moda vardır, bu modaya uymazsanız demode olursunuz, her yıl yeni bir “trend” olur, ona uygun giyinmelisinizdir. Aslında bu da bir çeşit oyundur, planlı bir şekilde oynanan bir oyun. Tektipleşme oyunu, tüketime davet niteliğindedir. Size de öyle bir empoze edilir ki, bu toplumun bir parçası olmak size çok büyük bir haz verir. Sonuçta, toplum ağacındaki birbirine tıpatıp benzeyen o yapraklardan olur, yere düşen yapraklara yukardan bakarken, aynı zanda ruhunuzu ele geçirmiş topluma kendinizi bırakırsınız.

Değişen bu düzene ayak uydurmaktan yorulan kişiler, atın topluma ait ne kadar sahtelik varsa. Kendinizi bulun içinizde. Özünü dışarıda arayan kişi, ilk olarak kendi içinde bulacaktır elbet. Her dayatılan şey kabul edilmemelidir, sorgulama evresinden geçmelidir.  Sonuç olarak, sorgulayın varlığınızı, düzeni, yaşamınızı, en önemlisi benliğinizi, kendinize göre en güzele ulaşabilmek için, ben varım diyebilmek için…

ZEYNEP İSTEMİ

VAR OLMAK İÇİN HATIRLA

Günümüz insan geçmişi ve bugünü arasında olan bir çatışmadadır. Doğal ve yapay arasında gidip gelmektedir. Ancak farkında değildir ki varlığının ömrünü kendisi kısaltmaktadır.

Eskiden doğayla barışık olan insan şimdi kendi yarattığı yapay bir dünyanın içinde yuvarlanıp durmaktadır. Bu değişimle birlikte özünü kaybetmekte ev özüyle birlikte de hayattaki değerlerini yitirmektedir. Doğası gereği farklı bir duruşu olan her şeyden korkup, kendine benzetmiştir. İnsan çok basitken kendini kompleks bir robota çevirmiştir.

İnsan kendi değerlerine sadık kalamamıştır. Yapaylığın göz alıcı sahte yüzüne kapılmıştır. Özünü unutmuştur. Nereden geldiğinin ve nereye gittiğinin farkında değildir. Doğayla savaş halindedir. Dakikalarla yarışmaktadır.

Ne kadar bu yapaylığa ayak uydurmaya ve benimsemeye çalışsa da yaşamı hep iki parçadan oluşmaktadır. Bu parçalardan biri yok devam ettiği doğa diğeri ise yaratmak için emek harcadığı yapay dünyası.  Tam olarak birinde olamadığı için bir çatışma halindedir zaten. Yarattığı dünyadan memnun olsa da kökünden kopamaz insan. Bir ağaç gibidir. Yapay, doğadan uzak bir ortama konulsa da ağaç ağaçtır. Eskisi gibi değildir sadece. Solmuştur ve yapraklarını kaybetmiştir. İnsan yorgundur ve değerini kaybetmiştir.

Yapaylık doğayı sömürerek girer yaşantımıza. Doğa bazen köprü olmak zorunda kalır ona. Biz insanlar buna izin veririz. Açığızdır her türlü yeniliğe, eskinin kıymetini bilmeden. Eskinin değerini anlamadığımız sürece kendimiz yok etmeye devam edeceğiz. Özümüzü ve değerlerimizi hatırlamamız gerekiyor. Yok ettiğimiz dengelerin farkında olmalıyız. Varlığımızı devam ettirebilmek için geçmişimizden kopmamalıyız. Yapay doğayı söküp atmalıyız kafamızdan. Yok ettiğimiz değerleri vücudumuz olarak düşünürsek sadece yapay bir kafayla hiçbir yere varamayız. Sadece dururuz çünkü kafa, bütünü olan bedeni olmadığı sürece işleme geçemez. Bizi ayakta tutan değerlerimizi kaybetmemeliyiz.

Özümüzü ve değerlerimizi hatırlamaya çalıştığımız yolları yok etmemeliyiz. Tam olarak var olmak istiyorsak o yollara sahip çıkmalıyız. Sırf vicdanımız için hatırlamaya çalışmamalıyız. “Biz”, “kendimiz”, olabilmek için yapmalıyız bunu. Başka yollar da var deyip kullandıklarımızı yok etmemeliyiz. Elimizde ki her şeyin kıymetini bilmeliyiz.

Günümüzde doğan çocuklar bu yapay dünyadan en çok etkilenenlerdir. Çünkü böyle bir yaşama doğmaktadırlar. Varlık ve yokluk arasında gidip gelen silüetlere katılmak zorundadırlar. Yok edilenlerin pişmanlık dolu dumanı arasında onlardan yok olmaya mahkumdur.

İçinde bulunduğumuz yaşantı bizi gün geçtikçe daha büyük bir çöküşe götürmektedir. İnsanlar silüetlere dönüşmüşlerdir. Aynaya baktıklarında özlerini görmemektedirler. Git gide kaybolan benliğimizi bulmak zorundayız. Var olmak için hatırlamalıyız.

ZEYNEP BÖLÜKBAŞI

DİNLE BENİ DUY

Dinle kalbini; sandallar masumca yol alıp, arkasında tek bir iz bırakmadan sessizce terk ederken güneşi… Düşün beni, bizi; çünkü ben hep vardım yanında. Yalnızlık duvarları gelirken üstüne, güçlü dalgalarla yıktım onları. Zor olmadı mı sanıyorsun sevdiğim? Evet, zordu ve sen kimi zaman rüyalarımda bile ulaşamadığım meleğimdin. Kimsesizliklerimden biriktirdiğim o eski fotoğraf karelerimdin kimi zaman tozlu sandıklardan çıkarıp baka baka ağladığım.

Dinle bırakıp gidişlerin sesini; her kapı çarptığında bir yıkılışın daha ardından hakim olduğum göz yaşlarım artık sormuyorlar bile, neden, diye. Yalnızca akıp gidiyorlar;  çünkü sensizliğin acısını anlıyor gözlerim. Hep sana uyandığım, sana gülen, senden ayrılmayan o gözler işte… Şimdi seni arıyorlar; ama bulunmuyor her aranan; yoksun sen artık.

Sensizliği dinle sevdiğim. Beni kahreden o her saniye kalbimin attığı çığlıkları duy;  yanımda olduğun zaman her seni seviyorum deyişimi duyduğun gibi olmasın. Hiç inanmadın sevdiğime ve bir gün çekip gittin aniden… Geriye bıraktığınsa yalnızca hiç hak etmediğim yalnızlığım oluyor. Verdiğim sevgi hep aynaya baktığımdaki çizgilere neden oluyor, çünkü karşılığında gördüğüm hep ihanetin ta kendisi oluyor aslında…

Rüzgârlara bırakıyorum hatıraları, yaktığım tüm resimlerin uçuyor şimdi bir daha hiç dönmemek üzere. Sana olan sevgimden kalan küllerse canımı acıtmıyor artık; hepsi uçup giderken uzaklara, ardıma dönüp bakmıyorum bile. Ne seni özlüyorum ne sensizlik nefes aldırıyor bana; tüm renkleri seninle görmüşken birden kör olmak ağır geliyor…

Yaralarımı gör sevdiğim, sana ulaşmaya çalışırken parçalanan bedenime bak. Sevgini hissettiğim her günümdeki mutluluğumun yerine zehir gibi aldığım nefesleri gör canım, hisset. Yanında hiç yokmuşum gibi davranmaktan vazgeç, derken artık yanında bile olamıyorum, neyleyim? Her sabaha karanlıklar içinde uyanırken, hep seni görmek üzere yattığım rüyamdan neden kalkmak isteyeyim?

Duy beni duy. Seni seviyorum diye bağırırken çıkmayan sesimle ben; karşında sana yalvarırken acıma bana,  sadece anla benim için olan değerini… Son bir defa gözlerime bak, çünkü onlar bir daha öyle bakmayacak dünyaya. Bu son nefesimse kal yanımda, ölmek bile seninle güzel sevdiğim. İşte o zaman geldiğinde hoşça kal deme sırası bana gelecek, beni senden yalnızca kalbimin duruşu ayırır biliyorsun.

YEKTA DOĞAN

NEREYE GİDİYORSUN?

İnsanız hepimiz ya; o dillere destan anlatmakla bitirilemeyen topluluğuz. Aslında göründüğümüzün yarısı bile değiliz artık. Bir insan, iki insan, üç insan… Ve alın işte size toplum. Nasıl olduğunun, neler paylaştığının bir önemi yok. Değerlerinden yoksun, kendini dış dünyanın sahte aynasında ahlakın, etiğin kurallarına gömmüş; fakat özünde bir o kadar uzaklaşmış sığ bireyleriz artık. Ait olduğumuz toplumlarda okyanusa atlamış halimiz. Dipsiz ve çaresiz.

İnsanlar, günden güne taşıdıkları ismin dışına çıktıkları; sahip oldukları olumlu sıfatları zamanla olumsuza çevirdikleri bir dünya yarattılar kendilerine. Bu kimin suçu diye soru soramaz kimse. Bu herkesin suçu çünkü yanlışları sırf kendi çıkarları uğruna doğru gören; hayallerine sırtlarını çevirmiş; önüne gelen her fırsata çıkarla yaklaştığı için kaçıran kapalı kutulardan ibaretiz artık. Kendimizi o kadar karanlığa boğmuşuz ki, içimizdeki o aydınlık gidivermiş çoktan.

Renklerde karışmış birbirine. En çok da yeşil kirlenmiş. Canlının rengi, özün rengi ve en çok da biz insanların rengi olan yeşil. Doğayı adete küçük bir çocuğu korkuturcasına kaçırıverdik geri dönüşü olmayan diyarlara. Saflık ve doğallık onunla beraber gidiyor. Geriye sadece koyu renkler kaldı. En koyuları, size bir kez bulaştı mı hiç çıkmayacak olanlar. Saf yeşil ise resimlerde görünür oldu. Ardından birbirimize bulaştırmaya başladık bu kopkoyu renkleri. Birden her taraf siyaha bulandı; fakat biz bu karanlığın içinde bunu fark edemeyecek kadar boğulmuştuk.

Bilgi önemini kaybetti. Okuyan insan hiç böyle olur mu yahu? Bilginin treni çoktan trene atlamıştı ve biz bu treni yakalayamamıştık. Artık bilginin yoluna, doğrusuna da giremez olduk bu sayede. “Doğru” sandığımız  kendi kalıplarımıza o kadar yapışıp kaldık ki açtığımız bir yaprağı bile özümüzden yoksun okurken, koca bir yangın çıktığını göremedik bile.

Aynalar bile gerçekleri yansıtmaz oldu. Artık sadece görmek istediklerimizden ibaretler. Özgürlüklerimizi oraya sıkıştırdık bir yere gidemesinler diye. Eski yaşantılarımız ise fotoğraflarda kaldı sadece; çünkü bilemiyorduk ki mükemmeli ararken aslında ona bu kadar yakın olduğumuzu zamanında. Uzaklaştıkça mutlu olduğumuzu zannettik ama bulduğumuz cevaplar o kadar tatmin edici değildi.

Bütün bu arayışımızın içinde unuttuğumuz tek bir şey vardı. O da sevgiydi. Sevgisiz kaldık. Sevmeyi, sevilmeyi bıraktık. Bıraktıkça yabancılaştık ve zamanla silikleştik. Oysa insan içindeki sevgiyle vardır. Sevginin enerjisiyle var olur. İşte ne zaman bunu fark edersek, o zaman gerçek birer insan olacağız, zaten sevgi her yerde.

SİMGE ÖZKAN

YİNE AÇSIN KİRAZ ÇİÇEKLERİ

Hayata yeniden başlamak ya da hayata yeni anlamlar katmak… Japonlar yaşamlarının en büyük sınavını verdikten sonra bu düşünceyi bir felsefe olarak benimsemişlerdir. “Sakura felsefesi”… Yenileşme Japonların vazgeçilmezidir.

Sakura, yani kiraz çiçekleri, yeniliğin öncüsüdür Japonya’da. Mart ayında açmaya başlayan kiraz çiçekleri baharın gelişini simgeler. Baharla birlikte yeni umutlar, hayaller, işler ve de aşklar… Ama Japonlar için daha büyük bir anlamı var. Sakuraların kısa ve parlak yaşamı, samurayların yaşamıyla özdeşleştirilir. Düşen bir kiraz çiçeği, genç yaşta kahramanca ölen bir samurayı vurgular aslında. Tom Cruise’nin “Son Samuray” filmindeki gibi…  O son sahnede samuraylar Meiji askerleriyle kahramanca savaşırken Sakuralar da hızla çiçeklerini döküyordu. Kiraz çiçekleri Japon tarihi açısından önemli olduğu gibi sanat ve edebiyat dünyası açısından da önemli bir esin kaynağıdır. Hem bu dünyayı renklendiren kiraz çiçekleri neden diğer dünyaları da renklendirmesin ki?

Son nefesini vermek üzere olan Çikamatsu Monzaemon:

“Son sözlerim mi? Peki, peki:

Benden sonra da dilerim ki

Yine açacak kiraz çiçekleri

Her zaman olduğu gibi”

diyerek bu dünyadan ayrılmıştır. Japon sanatına büyük ve güzel katkıları olan Çikamatsu, bu dileğini dilerken de yine en güzel ve son katkısını yapmıştır. Şimdi Japonya aynı anda bu dileği içtenlikle yineliyor: “Yine açsın kiraz çiçekleri.”

ŞİMAL İŞTAR

KOLAY DEĞİL

Aşk öyle tuhaf bir şey ki..Öncellikle aşkın ne demek olduğunu bilmek lazım.Daha sonra gerçek aşkı bulmak lazım ve bundan emin olduktan sonra yavaş yavaş sindirerek yaşamak lazım aşkı..

Bir insana aşık olduğunu anlamak kolaydır aslında , onu her gördüğünde kalbin yerinden fırlayacak gibi atıyorsa , telefon her çaldığında içinde bir kıpırtı hissediyorsan , onun elini her  tuttuğunda değişik bir elektrik alıyorsan , ona sarıldığında kendini güvende hissediyorsan ve en önemlisi onun gözlerine uzun süre bakamayıp da gözlerini deviriyorsan yere, o zaman sen gerçekten aşıksın demektir. Aşk o kadar karışık, o kadar değişik bir duygudur ki, onu yakaladığın an kaçmaması için elinden gelen her şeyi yapmalısın. Sımsıkı kenetlenmelisin ona , kimse seni koparamamalı , alıp götürememeli başka diyarlara … Aşkı öyle bir yaşamalısın ki herkes imrenmeli , özenmeli , istemeli…Ama sen tek olmalısın, aşkı en iyi şekilde yaşatmalı ve hakkını vermelisin.Tabi ki karşındaki o aşkı hak etmeli , sana karşılığını da verebilmeli…

SELEN ÖZER

MR.SAMSON’A “ŞİMDİ SAAT SENSİZLİĞİN ERTESİ…”

Gideceğin ve seninle bir daha aynı şehirde olamayacağım düşüncesinin beni bu kadar çok üzeceğini tahmin etmezdim Gabriel. Sana veda ederken üç günlük ömrümden bir günün daha eksileceği hiç aklıma gelmezdi.

Cümlelerim sönük, sözcüklerim anlamsız.

Bense…

Viran bir şehir gibiyim artık sevgilim!

Gidiyorum dedin ya,

O koca İstanbul’u resmen üstüme devirdin.

Toz gibi dağıldım tüm Ankara’nın gözleri önünde merdivenlerin dibine.

“Daha fazla alışmayayım varlığına, daha fazla bakışın, gülüşün kalmasın bende, bir an önce git” diye yalvarmak istedim sana.

Ama seni biraz daha seyretmek için ayaklarına kapanmayı, “Gidersen yok olurum ben, yaşam kayıp gider avuçlarımdan” demeyi de düşündüm.

Gitmen gerekiyordu bir an önce.

Gitmeliydin ve beni kendimle bırakmalıydın.

Bana veda edeceğin yere giderken arkamı döndüm sana. Bir şeyler diyordun ama beynim uğulduyordu, ne dediğini anlamıyordum. Sesim de çıkmıyordu ki cevap vereyim.

Elimi ağzıma kapadım hıçkırıklarımı duyma diye. Başımı boynuna yasladım, sokuldum sana.

İçime çektim kokunu!

Islandı gözyaşlarımla omzun.

Tam sen gidecekken hıçkırıklara boğulup tekrar sarıldım sana, başımı tekrar gömdüm boynuna.

Ve sen…

Kokunu bana bırakıp gittin…

Ama onunla nasıl baş edeceğimi söylemedin!

Gülüşünle, bakışınla baş etsem, o unutturamaz seni.

Her şey sen kokacak artık sevgilim. Her yerde senin kokunu alacağım.

Dayanamayıp arkandan bağırdım “Kendine iyi bak” diye.

Gözden kaybolana kadar seyrettim seni.

Gözyaşı döktüm ardından senin mutluluğuna, benimse hüznüme giden yolda.

Bir kızıl gonca misali dudakların geldi aklıma, ağladım.

Ağladım, menekşe gözlerin geldi hatırıma.

Sen aradığında daha da çok ağladım. Artık sesin de kulaklarımda.

Kokuna ve sesine hapsoldum Gabriel!

Gideceksin ve dönmeyeceksin bir daha geri..

Küçük bir gemi gibi!

O kadar mutlu ol ki bende utanayım gözyaşlarımdan.

Git ve yepyeni bir hayat kur içinde beni barındırmayan.

Artık seyretme sana umutsuzca sevdalanmamı. Sen de hiç umut yokken, seni vazgeçilmezim yapmamı.

Ama ben hayatı seninle yaşamaya devam edeceğim.

Yollarca, şehirlerce uzağından seveceğim seni.

Kelimelerce, şiirlerce yakınından…

Umutsuzca, beklentisizce, hayallerce seveceğim uzaktan…

Şekillenen her sözü, yüreğimde senin için büyüttüğüm şiire mısra yapıp eklemeye devam edeceğim.

Kaderimi küçümseyip hep bir başkasını aradığımda, gördüğüm her şey sonunda bana seni hatırlatacak.  Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü arayacağım.

Şimdi saat sensizliğin ertesi…

Bu koca kentte bir başımayım artık.

Bana tek bir seçenek bıraktın sevgilim.

Güle Güle Gabriel…

Hoşça kal aşkların en güzeli…

SABA BEREN GÜRTAŞ

HAYATIMIZDAKİ MÜZİK

Doğduğumuzdan beri eminim ki hepimizin kulağında bir ritim vardır. Bulunduğumuz durumlara göre hepimizin kulağından sanki kafamızın içinde çalıyormuş gibi bir müzik geçer. Bence insanoğlunun doğasında vardır müzik. Her insan kendini kendi dinlediği müziklerle anlatır bizlere. Bazıları müzikle o kadar ilgilenmediğini söyler fakat; aklında tüm gün bir mırıltı dolandırır durur defalarca.

İnsanın en güzel ve en belirgin özelliği yorumlama özelliğidir bence. İnsan dinlediği müzikleri çevresine göre yorumlayabilir. Bir dram müziğini neşeli,güneşli, cıvıl cıvıl bir günde dinliyorsa müziği kendi aleyhine çevirebilir. Bu cümleden kastım: onu bir dram müziğinden çok neşeli bir müzik gibi yorumlayıp, onu dinlerken bile dışarı hayata en neşeli biçimde adapte olabilir.

Hani derler ya müzik ruhun gıdasıdır diye, hiç katılmam o söze aslında. Müzik ruhun, bedenin bir ihtiyacı olmak yerine bence daha çok ruhumuzun bir parçasıdır aslında.Müzik ile ilgili bazı söylentiler arasında bir diğer en çok karşı çıktığım söz ise “Müzik müzik aletleriyle yapılan değil, doğada yani dışarıda olandır.” sözüdür. Bence bu düşünce kesinlikle yanlıştır. Tamam, asıl müzik müzik aletleriyle yapılan müzik olmayabilir fakat; asıl müzik dışarıdaki müzikte değildir. Gerçek müzik insanın duygularıyla tıpkı bir hamur gibi biçimlendirdiği müzik yani insanın kendi içinde olandır. Eğer insan olmasaydı, insanların iç dünyası, duyguları olmasaydı müzik olabilir miydi? Tabiki olamazdı. Müziğe can veren insandır, doğa değil.

Hani bazen bir müzik çıkar ya karşımıza, içimizdeki birşeyleri harekete geçiriyor, sanki bizi ele geçiriyor gibi hissederiz. Bunun nedeni duyguyla yapılan müziğin bizim duygularımızı da herekete geçirmesidir. Mesela hızlı ritimli bir müzik dinlediğimizde kendimizi çok yoğun bir gücün altında eziliyormuş gibi, sanki çok güçlü bir rüzgara karşı ayakta kalmaya çalışıyormuş gibi hissederiz. Oysaki yavaş ritimli bir müzik dinlediğimizde kendimizi rahatlamış gibi hissederiz.

Size bir de müzikle ilgili ülkemizden bir örnek vermek isterim: ülkemizin fakir kesimlerinde yaşayan fakat; çok mutlu ve birbirleriyle ömür boyu komşu ilişkisinin dışında daha çok bu hayat karmaşasında birlikte, aynı yolda yürüyen “romanlar”. Romanlar çok ilginç insanlardır bana göre. Biz genelde içimizde ,bize ait olan müziği, dışarıya yansıtamayız ama; romanlar onunla doğdukları ve içlerinde hep onu yaşayıp, onunla öldükleri bir müzikleri var. Hepsinin ayrı ayrı bizim aksimize dışarıya yansıtabildikleri bir müzikleri var. Onlar müzikle doğup müzikle ölen, parasızlıklarına rahmen karınlarını müzikle doyurup her zaman mutlu ve dayanışma içinde neşeli olan insanlardır. Küçük roman çocukları bile o yaşta usta biri gibi göbek atabilirler. Hepsi en az bir müzik aleti çalabilir. Müzik onların hayatına işlememiş bence; müzik onların hayatı.

Bildiğim çok iyi bir hafıza geliştirme yöntemi var. Yöntem basit aslında ve bu yöntemle birden yirmiye kadar sırasıyla tek bir okuyuşta veya duyuşta aklınızda tutabilirsiniz. Söylenen şeyleri kaçıcı sayıya denk geliyorsa, o sayıya benzeterek yani hayal gücünüzü kullanarak hafızanızı güçlendirebilirsiniz. Düşünün; eğer müzik kelimesi herhangi bir sayıya denk gelse siz müziği nasıl o sayıya benzetirsiniz? İşte müzik böyle bir şey; hem değişken yorumlanabilir hem de aslında gerçek olmayan bir rüya gibi…

Hepimiz boş vaktimiz oldu mu sinemaya , hem de vizyona  sevdiğimiz bir film girmişse, gitmeye çalışırız. İzlediğimiz bir filmin mutlaka film müzikleri olur. Bazı sahnelerde o müzikler işin içine girer ve birden duygularımız tavan yapar. Aksiyon müziği ise adrenalinimiz artar, aşk müziği ise aşık olma isteğimiz depreşir. Aslında bir filmi film yapan, bizi ona gitmeye zorlayan o filmin müziğidir. Filmlerin müziksiz sahnelerinde nedense , tabi bu sizin için geçerlimidir bilemem, hiç zevk almam. Birden duygularım tavan yapmışken müziksiz kısımda oturduğum koltuk birden bana rahatsız edici gelir, ortam beni sıkmaya başlar ve bunalmaya başlarım.

Sözün özü şu ki: insanoğlu nasıl kola bacağa sahipse, içinde duygularıyla depleştirdiği, onu duygularıyla biçimlendirdiği, yaşadığı süre boyunca onu geliştiren ve hayatının her anında onu büyüttüğü bir müziğe sahiptir. Benim görüşüme göre herkes bir sanatçıdır çünkü; herkes kendi içinde bir müzik müzik besteler. Bazıları bunu farkında bile değildir, o besteyle doğar, o besteyle ölür. Dışa vuramaz bestesini. Bazıları ise o bestesinin gayet farkındadır ve notalara döker onu. İçindeki müziği fark  edenle farkedemeyen arasında tek bir fark vardır aslında: o da içindeki müziği soyutken somutlaştırmaktır.

EREN YILDIZ

ANKA’NIN ATEŞİNE SU SERPMEK

İnsan, evrende var olmuş ve var oluşuna en sorunsuz şekilde devam edebilecek olan tek canlıdır. Yaratmış olduğu düşünceler hayatını büyük ölçüde kolaylaştırır. Fakat bu kolaylığın sağlanması için kaynak ihtiyacı vardır. Kaynaklar hep azalmakta olduğu halde insan bunu bugün kabul edeceğini söylemez, yarın kabul edeceğini söyler. İnsanın sonsuz yaşamında “yarın” asla ulaşılamayacak bir olgudur, her yarının ardından başka bir yarın gelir ve bu sonsuz zincirimizin gelmeyen sonuna kadar devam edecektir.

İnsan, sahip olduğu engin zekâ ile yerleşim merkezlerini yani şehirleri oluşturdu. Sanayileşerek doğada birbirinden ayrı bulunan iki taşı üst üste koydu ve buna bir misyon yükledi. Bacalar kurdu, üretti, hareket kazandırdı zamanın akışına. Öldürdü. Sanayileşip tüketemediği maden, sindiremediği doğa bırakmadı.

Doğal oluşumlar insanın yaşadığı yerde artık minimum düzeyde bulunmakta. Kaynaklar ve doğal yaşam ölüyor. Bu bölgelerde yaşayan canlılar ellerinde olsa köklerini söküp, kanatlarını çıkarıp uçup gidecekler. Pek çok kültür ve inançta; reenkarnasyon ve aydınlanmayı temsil eden deniz; artık insanların üzerinde “gemi” adını verdiği metal parçalardan oluşan ve üzerinde sanayi için hammadde taşıyan icatları yürütüyor. Artık deniz sahip olduğu özellikleri her geçen gün daha çok kaybeden bir toprak parçası adeta. Aydınlanma ve reenkarnasyonu temsil eden doğayı kullanarak onu bir suç ortağına çeviriyor, ona ölümü getirtiyoruz. Doğa artık insana düşman, tırnaklarını korunmak için çıkartmış durumda. Ne yüce bir varlıktır ki halen zarar vermekten çekinip, sadece korunuyor.

Halen tüketiyor. Bilgiyi de yandaş ediyor kendine. Bir kule yapıyor fakat beceriksizliğinden dik değil yamuk yapıyor. Bunu için doğayı suçlayabiliyor. Ne de kolaymış insan etrafında dönen bir dünyada yaşamak. Ne kolaydır bizim öğrendiğimiz mükemmel uyumun yaratıcısına saygısızlık etmek. Peki, bu kadar garipsenmeli mi çoktan öldürülmüş doğada, insan bedeninin yok olmaya başlaması.

Bir gün bir insan aynaya bakacak ve hiçbir şey görmeyecek, gökyüzünü görecek, uçan kuşları, yüce ağaçları görecek çünkü içinde yaşadığımız yansımanın idealar dünyasındaki gerçekliği bunlar. Aristoteles’in “idealar dünyası” düşüncesindeki mükemmel distopya; bizi kendi yaratığımız ütopik hayatın içinden çıkaracak patika gibi gözüküyor.

Aşırı bilgi ve üretimin getirisi olan tüketim afeti ile kavrulan bir dünyada yaşan bizler, çektirdiğimiz ızdırapları artık görmeliyiz. Ölmeye yakın olan Anka kuşunun yandığı esnada ateşini söndürüp, küllerine su serpmeliyiz. Çünkü o, her doğduğunda daha bilge ve güçlü olacaktır.

EMİR ARTAR

SENİ GÖREMİYORUM*

Güneşi görüyorum. Yeni doğuyor. Başını uzatmış, saklambaç oynuyor sanki. Ufku kırmızıya boyamış, çimeni sarıya. O başa ne kadar da yakışıyor diye düşünüyorum. Bir çift dudak görüyorum birbirine sıkıca sarılmış, Mehmetçik gibi. Yolu kapatıyor, sınırı çiziyor kırmızı rengiyle. Soluk bir kırmızı bu, kurumuş kan misali. “Dur, geçemezsin, bitti” diyor. Bir mavi görüyorum, sırf mavi. İçinde kaybolabileceğimiz derin mi derin bir mavi. Beni gösteriyorlar sanki; ama bana bakmıyorlar. Gökyüzünü görüyorum o gözlere bakınca, sonsuza uzanan gökyüzünü. Bana gülümseyen bir yüz görüyorum Mustafa Kemal’in o karşımda duran portresine baktığımda.

O’nu göremiyorum; fakat hissediyorum. Her gün aramızda dolaşıyor. Okulu turluyor. Bazen yanımıza oturuyor yemekhanede ya da sınıfta. Her gün yanından geçiyorum koridorlarda kaybolurken. Bana selam veriyor ne zaman yanından geçsem. “Merhaba” diyor, ben duyamıyorum.

Kimi zaman  büyük alışveriş merkezlerinde geziniyorum, oyalanıyorum arkadaşlarımla. Maksat zaman geçirmek değil mi? “Şurada çok güzel kokoreç yapan bir yer var”. Hemen oturuyoruz bir iki masaya. Yemek istiyoruz sonra sohbete dalıyoruz. O da bizim masada oturuyor. Yemek söylemeye çalışıyor. Bizimle sohbete dalmaya çalşıyor; ama ben duyamıyorum.

Bazı akşamlar sokaklara akıyoruz. Yürüyoruz ayaklarımızın bizi götürdüğü yere kadar. O da geliyor, yanımızda yürüyor. Bir eğlence yerine giriyoruz. Sabaha kadar eğleniyoruz. Bilardo oynuyoruz, bir şeyler içiyoruz, dans ediyoruz. O da orada. Hissediyorum. Tam yanımda. Elini omzuma koyuyor. “Bu içki de benden olsun” diyor, duyamıyorum.

O’nu kaybettiğimizi düşünüyorum. Değerini hiç bilmemişiz gibi. Bize neler bıraktı değil mi? Peki bıraktıklarının ne kadarını görüyoruz etrafımıza baktığımızda? Yeteri kadar mı? O’nun silindiğini kabullenemiyoruz. Silinmese de soluklaştı. O’nu duyamıyoruz. Bizden gerçekten ne istediğini biliyor muyuz? Bilsek neye yarar?

Oysa kurtuluştan sonra ne kadar sevinçliydi herkes. Bütün Türkler bir anda dost olmuştu. Sanki herkes birbirini yıllar öncesinden tanıyordu. Akrabaydı herkes, aynı kandandı. Halkın yüzündeki o gülümseme silinmeyecekti. Herkes umutluydu. İyiye gidiyorduk. Everest’in tepesine dikilecek bayrak hazırdı. Bütün Türkler birdi.

Atatürk’ü toprağa verdik. Yetmiş sene geçti. Yan komşumuza selam vermiyoruz. İnsanların yüzlerine bakmaktan kaçınıyoruz. Yer veriyoruz, yüz vermiyoruz. Gözlerimiz yere yapışık yürüyoruz. O’nun yanımızda olduğunu farketmiyoruz bile. Bize yapacağımız şeyleri söylüyor, zihnimizin O’na ait köşesinde. O köşe boş değil, biliyoruz. Sanki bir kıvılcım bekliyoruz. Issız bir adada kalmışız, tahtaları birbirine sürterek bir kıvılcım bekliyoruz.

Yetmiş senenin neler değiştirdiğini kabulleniyorum. Ya yüz sene sonra ne olacak? Düşünemiyorum bile.

Portresi hala karşımda duruyor, gözlerimin önünde. O’nun güneşi hala parlıyor. Gökyüzü hala mavi, dudakları aynı kırmızı. Portreye daha yakından bakıyorum. Yüzünü inceliyorum. Fırça darbeleri. Renklerin saçılmasıyla oluşturulmuş bir sanat eseri. Fırçaların bir zamanlar üzerinde yürüdüğü, terkedilmiş bir beden; ama O’nu yanımda hissediyorum. Bana bakıyor, gözlerimin içine, en derin noktasına. Atatürk burada. Peki O buradaysa ben neredeyim? “Seni göremiyorum”.

DORUK ÜNAL

*“Atatürk’ü Anlatıyorum” konulu deneme yarışması birincisi.

Post Navigation