Derince

Özel Bilkent Lisesi Derince Edebiyat Dergisi

Archive for the category “ELEŞTİRİ”

MONA LISA

Dünyanın en popüler ve paha biçilmez tablosudur Mona Lisa.  Bu muhteşem tablo İtalyan bir Rönesans ressamı, aynı zamanda bilim adamı olan Leonardo da Vinci’nin eseridir. 1503-1506 yılları arasında yapılmış olan Mona Lisa günümüzde de hâlâ gizemini korumaktadır. Bu denli gizemli olmasını nedenini çoğu insan belli belirsiz gülüşüne bağlarken ben bu gizemin tablodaki kişinin kimliği konusundaki şüphelerden kaynaklandığını düşünüyorum.

Şu anda Paris Louvre Müzesi’nde sergilenen, 77 cm x 53 cm ebatlarındaki tablo hakkında hâlâ yeni fikirler üretiliyor. İlginç olan ise birçoğu birbiriyle zıtlık gösteren bu fikirlerin hiçbirinin doğruluğu tam anlamıyla kanıtlanamıyor. Özellikle tablodaki kadının kimliği araştırmacıların ilgisini çektiğinden bu konuda oldukça fazla teori bulunuyor. Tablodaki bu kadının kimliğiyle ilgili en yaygın olan bazı fikirler şöyledir;

–          Floransalı bir iş adamının eşi Lisa del Giocondo olduğu düşünülür. Böyle düşünülmesinin nedeni ise Mona Lisa’nın İtalyanlar tarafından “La Gioconda” olarak bilinmesidir.

–          Bir başka düşünce ise Mona Lisa’nın aslında Leonardo da Vinci’nin kadın görünüşü olduğudur. Ressamın bu eseri, kadın olsa nasıl görüneceği merakıyla, aynaya bakarak yaptığı düşünülmektedir. Araştırmacılar Mona Lisa’nın kemik yağısını ressamınkine uyduğunu söylemektedirler.

–          Araştırmalar sonucu kadının önden açık gibi görünen saçlarının aslında kafasını arkasında topuz yaptığı fikri oluşmuştur ve bu saç modelinin o dönemlerde hayat kadınlarına ait olduğu bilinmektedir.

–          Bazı araştırmacılar da ressamın kadını bu gizemli gülüşünü ve derin bakışlarını hiçbir modele bakmadan, hayalindeki kadını çizdiğini savunurlar.

Yukarıda saydıklarım yalnızca resimdeki kadını kimliğiyle ilgili olan teorilerdir. Mona Lisa tablosu ile ilgili daha birçok ilginç gerçek ve fikir vardır. Resmin sağ ve sol taraflarını birbiriyle devamlılık göstermemesi, resimdeki kadının o dönemlerin hamile ve yeni doğum yapmış kadınlarına özel bir kıyafet giymesi, kadının suratının tek ifadeyle dört duygu belirtmesi gibi. Ama tablonun benim en çok ilgimi çeken özelliği tabloda hiçbir fırça ve parmak izi bulunamamış olmasıdır.  Çünkü bu gerçek resmin nasıl yapıldığıyla ilgili soruları ortaya çıkarıyor.

Sırlarla dolu bilimle sanatın buluşması olan bu resim bence daha uzun yıllar popülerliğini koruyacak. Dünyadaki sayısız insanın ilgisini çeken bu muhteşem tablo bana göre sanatın eseri tanımının tam anlamı.

ZEYNEP GÜL AKIN

Reklamlar

“YABANCI” – ALBERT CAMUS

Yabancı romanı Albert Camus tarafından yazılmıştır.  Albert Camus 7 Kasım 1913’de Mondovi, Cezayir’de doğmuştur.  4 Ocak 1960’da Villeblevin, Fransa’da yaşamını kaybetmiştir.  Yazar, 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştır.  Yabancı romanı Fransızca’dan dilimize Vedat Günyol tarafından çevrilmiştir.  Romanın birinci basımı 1986 tarihindedir.  Roman 117 sayfadır.

Albert Camus’nün Yabancı adlı romanının konusu ayrıksı bir bireyin toplumdaki yargılanışı ve bu yargılanma sonunda kendisini sorgulayışıdır.  Yabancı romanının kısa özeti ise şöyledir; Mersault adlı başkahramanın annesi vefat eder.  Mersault annesini cenazesine gider ve döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder.  Sevgili bulur. Günler geçer ve Mersault komşusu ve sevgilisiyle sahile giderken komşusu Raymond’ın belalılarıyla karşılaşırlar.  Sahilde oluşan gerginlikler sonucunda Mersault belalılardan birini öldürür.  Bu cinayet sonunda Mersault mahkemeye çıkar ve iç hesaplaşmalar başlar.

Yabancı romanının teması; hayata, eylemlere, duygulara, çevreye, beklentilere ve insanın kendisine yabancılaşmasıdır. Yan izlekler ise; ölüm, umursamazlık, kabullenmişlik, yalnızlık, önyargıları sorgulayış.  Romanda, ayrıksı bireyin önyargılı toplumla çatışması da ana çatışmaya örnektir.

Sade ve tek düze anlatım ana karakterle özdeşleşmiştir. Karakter gibi beklentisiz cümleler kurulmuştur. Nesnel bir anlatım söz konusu değildir.  Kahraman bakış açısıyla yazıldığı için öznel bir anlatım vardır.  Her şey Mersault’ın gözünden aktarılmıştır. Mersault’ın düşünceleri de bu şekilde yansıtılmaktadır. “Biraz hasta gibiydim, başımı alıp gideyim istiyordum…”[1] Cümlesi kahraman bakış açısını gösterir.

Hapishane kısmında ise duygusal ve sorgulayıcı kahramanın ruh halini anlatan cümleler vardır.  Yani roman o kısımda olay hikâyesi olmaktan çıkıp durum hikâyesi olmaktadır.  Ayrıca kitapta bir sürü imge de bulunmaktadır. Mersault davranışlarıyla, konuşmasıyla varoluşçuluğun önemli tezi olan absürd/saçma’yı desteklemektedir. Meursault’ı ziyarete gelen papaz ise Meursault’ın içini yargılayan düşüncelerin temsilcisidir.  Ne suçunu, ne yanlışını yargılamaktadır.  Papaz, sadece Mersault’ın doğru yola girmesi gerektiğini destekleyen düşüncedir.

Ana karakter Meursault; gözlemci, kimi zaman umursamaz kimi zaman kabullenmiş, hayatta derinlik aramayan, ayrıksı ve kendini dış hayata kapamış bir karakterdir.  Kendisinden uzaklaşmış bir bireyken, ölüme yaklaştıkça kendine karşı farkındalığı artmıştır.

Absürt kavramının örneğidir.  Varoluşçu felsefeyle, ölümü yaşamın parçası olarak doğal karşılamaktadır. Gözlemci kimliğini “Uzaktan, ihtiyar Salamano’yu gördüm. Telaşlı bir hali vardı.” [2]Cümlesinden anlayabiliriz. Umursamaz, kabullenmiş olduğunu ve ölümü doğal karşıladığını “Anam ölmüş bugün.”[3] Cümlesi gösteriyor. Hayatta derinlik aramadığını, “Bunun bir anlamı yok ama herhalde sevmiyorumdur.”[4] Cümlesi açıklayabilir.

Diğer karakterlerden kısaca bahsetmek gerekirse, Mersault’ın sevgilisi Marie; neşeli, cıvıl cıvıl bir kadın.  Mersault’ın hayatına neşe ve heyecan katıyor. Ayrıca Mersault’ın hareketlerine ve umursamazlığına karşı gayet sabırlı. Mersault’ın komşusu Raymond; çapkın, sinsi ve belalı biri. Mersault’ın hayatının tamamen değişmesine yol açıyor.  Roman’da Salamano da vardır fakat bu karakter Mersault’ın hayatını etkilemiyor.

Romanda herhangi bir zaman kavramı belirtilmemiştir.  Ama sıcak olduğunun vurgulanması yaz aylarında geçtiğini düşündürebilir. Örneğin, Meursault’ın annesinin cenazesine giderken otobüste “Hava çok sıcak.” Demesi zamanı anlamamızı sağlar.  Zaman kavramını Camus’nün katmayışının nedeni, Mersault’ın yaşadığı yabancılaşmayı, zamandan kopmayı kuyucuya yansıtmak istemesi olabilir.

Yabancı romanı’ndaki uzamlar; Meursault ve arkadaşlarının yaşadığı Cezayir, hep beraber gittikleri sahil, hapishane ve duruşma salonudur.  En önemli uzam, mahkemedir.  Çünkü savcı halkı temsil eder ve Meursault’ı cinayetten değil, yabancılaşmasından dolayı yargılar.  Kendi düşünceleri yüzünden yargılanmasını gördüğümüz için mahkeme en önemli uzamdır.  Ayrıca hapishane’yi de önemli bir uzam olarak alabiliriz.  Çünkü hapishanede de Meursault kendini sorgulamaya ve hayatta biraz da olsa derinlik görmeye başlar.

Yazarın verdiği mesajda; dünya boş ve manasız, insan, hayat, toplum saçmadır.  Yazara göre yaşamın tekdüzeliği altında, makineleşmiş bir dünyada makineleşmiş insan, Meursault gibi ölümü bile rahatlıkla kabul eder.  Zaten bu da Albert Camus’nün savunduğu varoluşçuluğun özüdür.  Roman okunurken, yazarın hissettikleri okuyucuya da yansımaktadır.  Mersault’ın yaşama sıkıntısına paralel bir sıkıntı okuyucuda da uyanır.  Bütün kişilerin yaşamları ve eylemleri Camus’nün savunduğu düşünceyle birleşince okuyucuya boş ve anlamsız gelir.

Meursault’ın yaptıkları Camus’nün hayatını anlatmasa da düşündükleri, yaşayış şekli ve savundukları Camus’nün kendisini yansıtmaktadır.  Camus’nün savunduğu akımın savunucusudur Meursault.  Her yazar-karakter ilişkisinde olduğu gibi Albert Camus ve Meursault arasında da keskin ve sıkı bir bağ vardır.   Çünkü düşünceler karakter-yazar ilişkisinin kesişim noktasıdır.

NEHİR TUNA

SITTAFORD MALİKÂNESİ’NİN GİZEMİ – AGATHA CHRISTIE

Polisiye romanlarının kraliçesi Agahta Christie’nin son kitabı ‘‘Sittaford Malikanesi’nin Gizemi’’. Darmoor’da gözlerden uzak malikanede, küçük bir masanın etrafında toplanan altı kişi ruh çağrıyordu. Ruh ünlü Albay Trevelyan’ın cinayete kurban gittiğini söyleyince gerilim başladı. Bu gerçekten karabüyü müydü yoksa korkunç bir şaka mı? Bu kimin işiydi? Sittaford Malikânesinde yaşayan , buraya kışın dondurucu soğuğuna rağmen taşınan ve bu malikâne de oturmak için yüklü bir miktar veren Bayan Wllet ve kızı Violet’in mi; köyün en yeni ve gizemli kişisi Bay Duke’ün mü; ruh çağırdıktan sonra saatine bakan ve tesadüfen de olsa cinayet saatini tahmin eden aç gözlü Ronnie Garfield’ın mı, cinayetlerle ilgilenn Bay Rycroft’un mu; yoksa albayın en yakın arkadaşı John Burnaby’nin mi? Kim ve neden,o kara rağmen nasıl ve niçin?

Ya da daha olası ihtimalle başka birileri. Paraya sıkışık olan Travelyanın büyük yeğeni Jim Pearson olabilir mi? Albayın uşağı Evans neden olmasın ki? Polis müfettişi Narracott’un bu olaya el atmasıyla her şey çözülecek mi? Göz altına alınan Jim kurtulacak mı? Jim’in karısı Emily Trefusis’in işe karışmasıyla her şey bozulacak mı? Yakın zamanda hapishaneden kaçan kişi kimin akrabası, Güney Afrika’da olduğu sanılan, aniden ortaya çıkan Violet’in gizemli sevgilisi Brian Pearson kim? Charles Enderby’nin amacı ne? Bu cinayetin nedeni, para mı yoksa kişisel bir sorun mu? Hangi kişiler bu cinayetin ortaya çıkmasına yardım ediyor, hangileri ısrarla yalan söylüyor?

Agatha Christie’nin gizemli dünyasına hoş geldiniz. Piyonlarınızı doğru oynasanız bile sonu tahmin edilemeyen müthiş bir kitap. Gerçek bir zeka oyunu, tabii tek taraflı. Yazarın keskin zekasının ürünlerinden biri, yazıların labirenti. Labirentin çıkışı kitabın sonu. Çaresizce izleyeceksin o yolu ve göreceksin her bir duvar büyüleyecek seni, gizemiyle ve sürprizleriyle.

Yazar gerek üslubuyla gerek anlatımıyla mükemmel bir iş başarmış. Olayların ustalıkla ve zekâyla örüldüğü müthiş bir eser. Finaliyle insanı bir kez daha şaşırtan gerçek bir polisiye yapıt.’’Agatha Christie Sittaford Malikânesi’nin Gizemi’’ mutlaka okumanız gereken bir kitap.

KAAN OKYAY

“HAYAT BİR ŞEY DEĞİL, İTİNAYLA YAŞAYINIZ.”

Albert Camus imzasını taşıyan ve okuyucular da büyük bir etki bırakan “Yabancı” adlı eser, roman türünde yazılmıştır. Romanda da büyük oranda hissedildiği gibi eser, yabancılaşma akımı üzerine kurulmuş ve karakterleri sembolleştirerek akıcı olaylara yer verilmiştir. Ayrıksı bir bireyin, toplumdaki yargılanışı ve bu yargılanışların sonucunda bireyin kendini sorgulayışı üzerinde şekil alan roman, yararlanılan yan izleklerle de zenginleştirilmiştir. Ölüm, yalnızlık, önyargılar, sorgulayış, amaçsızlık gibi kavramlarında büyük oranda etkisi görülmektedir. Bu kavramlar arasında, okuyucuların üzerinde düşündüğü ve kolayca sonucuna varılamayan bir soru ise, karakterin umursamaz mı, yoksa kabullenmiş mi olduğudur. Karakterin analizini yapan okuyucuların bu konuda biraz araştırma yapmalarının doğru sonuca varmalarında yardımcı olacağını düşünüyorum. Ancak, kitap ve teması üzerine yeterli araştırmalar yapıldıysa, karakterin kabullenmiş olduğu sonucuna daha rahat varılmaktadır. Çünkü bilindiği gibi, eser varoluşçuluk kavramı üzerine kurulmuştur. Bu akımda da, görülen tepkiler ya da gösterilmeyen tepkilerde diyebiliriz, kişilerin umursamaz olmasından dolayı değil, bazı durumları kabullenmiş olmalarından dolayıdır. Romanda işlenen konu genel olarak ifade edilecekse, ayrıksı bireyle, önyargılı toplumun çatışmasıdır.

Roman, kahraman bakış açısıyla anlatılmıştır. Zaten, karakter özelliği adı altında olan bir konunun, o durumu simgeleyen kişi tarafından anlatılması da, işlenen kavramın daha sürükleyici ve etkili anlaşılır olmasını sağlamıştır. Anlatım, sade ve abartısızdır. Bu anlatım, ana karakterle özdeşleşmiştir. Eserin, karakterin dilinden ve bakış açısından anlatılmasından dolayı cümlelerde de belirsizlikler görülmektedir. Sade anlatım, akıcı bir bütün oluşturmuştur. Dikkat çekici bir nokta ise, romanda bulunulan uzama göre, karakterin konuşurken seçtiği kelime çeşitlerinin de değişmesidir. Örneğin, hapishanedeyken karakterin iç konuşmalarına yer verilmiştir. Karakterler arasında diyaloglar yapılmıştır ve bu, anlatımı zenginleştirmiştir.

Eserin, imzasını taşıyan Albert Camus ise, romanında kendi yaşamından izler bırakmıştır. Bunları bilerek mi yapmıştır yoksa fark etmeden yazım sırasında ruh halini mi dinlemiştir bilinmez, ancak eserdeki belli başlı durumların altında yazarın yaşamından esintilerde görülmektedir. Kitabın temasını taşıyan “varoluşçuluk” kavramının temsilcilerinden sayılmaktadır. Bu akımı destekliyor olmasında küçük yaşta babasını kaybetmesi ve vereme yakalanmış olması da etkili olabilir. Üstelik yazar 20. yüzyılda yaşamıştır, varoluşçuluk ve saçma felsefesiyle bağlantısı buradan da geliyor olabilir; çünkü 20. yüzyıl, geleneklerden kopukluk, bölünmüşlük, yabancılaşma, değer yitimi, şiddet, kaosun insan düşüncesini ve yaşayışını etkilediği bir yüzyıldır.

Ana karakterimiz Mearsault, kavurucu güneş yüzünden, hiçbir sebep yokken bir fellahı öldürür. Bu cinayeti sanki kendi iradesi dışında işler ve tutuklanır. Mahkemede, sanki yargılanan, hayatı söz konusu olan kendisi değil de, bir başkasıymış gibi, olan bitenleri anlamayan, kayıtsız bir gözle seyreder. Annesinin ölümüne ağlamadığı ve niçin ağlamadığını açıklayamadığı için de ölüm cezasına çarptırılır. Sizce bütün bunları yapan bir kişinin amacı ne olabilir, veya yaptığı şeyler zaten amaçsızlığının sonucu mudur? Takip edilen olay örgüsünün sonucunda karakteri, hayatı oluruna bırakan bir birey olarak tanımlamak doğru olabilir. Hayatı ve hayatın içindeki oluşları saçma bulan, gözlemci fakat kendini kapatmış, varoluşçuluğa inanan bu yüzden ölümü kabullenmiş olan,  olayların ne içinde yer almak isteyen ne de onu önemseyen bir karakterdir. Uzamların değişimi sonucunda karakterin, kendine uzaklaşmış bir bireyken ölüme yaklaştıkça kendine karşı farkındalığının artması da ilgi çekmektedir.

Eserde bulunan belli başlı karakterler, ana karakterin hayatında önemli rol oynamaya çalışmakta ancak başaramamaktadırlar. Buna gösterilecek en büyük örnek, kız arkadaşı Mary’ dir. Sabırlı, Mearsault’ un hapse girmesine rağmen iyimser, umutlu bir karakterdir. Ne kadar çabalasa da kendisini kapatmış bir insana etkisi olmamaktadır. Duygusal anlamda bir şeyler yaşamışlardır ve hiçbir şeyi düşünmeyen, umursamayan karakterin ilişki hakkında ki yorumları okuyucuları şaşırtmaktadır. Mearsault onunla evlenmek isteyen kız arkadaşını reddetmemiştir ancak evlenip evlenmemeyi bir tutmaktadır. Aynı durumu, kendisine sunulan iş teklifinde de yapmıştır. Kitapta gelişen son olaylarda büyük bir payı olan bir diğer karakter ise, Raymond’ dur, ana karakterimizin komşusu. Mearsault’ un cinayet işlemesindeki en büyük etkendir. Boş zamanlarını birlikte geçirmektedirler. Ancak bu Mearsault’ u olumlu ya da  olumsuz açıdan hiç etkilememiştir. Karakterin annesinin ölümü, onun hayatını etkilemiştir, ölümü kabullendiği ve buna üzülmediği için gösterdiği tepkisizliklerin hayatına olan etkisinden kaçamamıştır. Kitabın sonlarında yer alan rahip ise, karakteri anlamaya çalışıp, kendisine yakışan hareketler yapmıştır. Ancak ne dediyse Mearsault’ u etkilemeyi başaramamıştır. Bireysel olarak değişebilecek bir konuda, hangi uzamın daha fazla ön planda olduğudur. Benim araştırma ve gözlemlerim sonucunda, mahkeme anının, olayların yönlenmesindeki en önemli uzam olduğunu düşünüyorum. Savcı tamamen toplumun ve okuyucunun sözcüsü gibiyken, kahraman işlediği cinayetten dolayı değil de annesinin ölümüne olan duyarsızlığından dolayı yargılanmıştır. Uzamın karaktere, izleğin belirginleşmesindeki, karakteri tanımamızdaki etkisi ve toplumla etkileşmenin büyük oranda o uzamda olduğu görülmektedir. Eserin konusu olaylara bağlı önem kazansaydı, önemli gösterilecek uzam sahil veya başka bir yer de olabilirdi. Ancak incelediğimiz eserin bir karakter analizi üzerinde olması, en etkili uzamın mahkeme olduğunu desteklemektedir. Bir başka önemli durum ise “zaman”. Öyküde her şey çok kısa bir zaman diliminde olup bitmektedir. Anlatımda karakter ve izlek üzerine yoğunlaşmış ve zaman belirtisi önemsenmemiştir.

“Hayat bir şey değildir, itinayla yaşayınız.” deyip hayatta yaşanılan olayları oluruna bırakan bir yazar, bu söylediğiyle ve eserinde yansıttığı karakterle büyük bir uyum içindedir. “Varoluşçuluk, absürdizm” gibi kavramların, anlamlı ama belirsiz, sade ama akıcı bir anlatımla böyle bir esere dönüştürülmesi başarılıdır. Bu eser öyle bir karakteri taşıyor ki, annesi öldü diye üzülmemek kadar anlamsız olduğunda hayat, sadece gözüne güneş girdiği için adam öldürmeye bile varmaktadır işin ucu…

ELİF SU YAZICI

BAĞLILIK VE YANSIMA

“Mevlana Celaleddin Rumi, ortaçağdan yeni çağlara uzanan bir gönül iklmi. O iklimde, aşkın sayısız mevsimleri, insancıl düşüncenin yücelikleri, manevi yaşamın derinlikleri var.”(1) Aynı zamanda Mevlana’nın tasavvufi kişiliği şairlik huviyeti ile birleşince maddeden sıyrılmayı, aşkta, vücud-i mutlakta yokolmayı hedef edinip manada merkezileşmesi, onu hem düşüncede hem de ifadede güçlü hale getirmiştir. Hep anlatıyordu Mevlana, hep yol gösterendi. Ta ki Tebriz-i Şems gelene kadar. O zaman öğrenen oldu Mevlana. “O aşıklar ki, haberdar olarak ölürler; onlar maşukun huzurunda ağızları tatlı ölürler, onlar Elest meclisinden abı hayat içmişlerdir. Nihayet onların ölmesi, bir başka şivededir. Sen zannediyor musun ki, aslanlar da köpekler gibi kapı dışında ölsünler.”(2) geçer Mesnevi’de. Öyle bir yol ki onları birleştiren, sözün, yazının, geçici her şeyin kifayetsiz kaldığı noktada arşa uzanan yüce güç… Aşk… Önce Mevlana’nın rubailerine yansıyan sonra “Aşk” romanında 40 Kural’la karşımıza çıkan bağlılık…

Bu ortak yolda öyle bir aşk sarmıştır ki onları, öyle bir kenetlemiştir ki, çözülemeyen ve kimsenin anlamadığı bu bağlılık önce ruabilerde hayat bulmuştur. Aşka sonsuz güvenleri onları hep ayakta tutmuştur:

Özgürlük hoştur, ama aşk en güzeli.

Ben aşka kulum kendimi bildim bileli.

Her korkuyu, her kuşkuyu kalbimden iter,

Varsın köle etsin beni hep aşkın eli.

Mevlana rubailerinde sadece aşktan bahsetmemiştir. Doğru insan olmaktan, benlikten, aşık olmaktan, hayattan da bahsetmiştir. Ayrıca sadece rubailerinde değil Mesnevi’de de karşımıza çıkar. Mevlana’nın tasavvufi yönü kimi zaman daha ağır basmıştır ve onu anlamaya çalışanlar o yönünü daha çok görmüşlerdir. Mevlana benlik konusunda “Kim benliğinden kurtulursa, tüm benlikler onun olur.” Demiştir. İnsanın kendisini bilmesi ve kendini kontrol edebilmesi Şems’in kurallarında “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.” Olarak karşımıza çıkar. Her zaman yepyeni bir benlik keşfetmek, her türlü değişime açık olmak onların bağlılıkları ve hayata bakış açılarında her daim karşımıza çıkar.

Mevlana ve Şems’e göre aşık olmak farklıdır, özeldir. Aşkı yaşamak, hissetmek herkeste farklıdır. Mevlana, “Duygu kulağın duymuyorsa, gönül kulağın açık olsun. Gönül kulağı her şeyi duyar.” Demiştir. “Aşk” romanında karşımıza çıkan 40 Kural’ın sahibi Şems ise, “Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur” şeklinde düşünmüştür. Aşka olan inançları ve aşkın yüceliğini er daim bilmeleri bağlılıklarını güçlendirmiştir:

Aşk uğruna ölmek, yok olup gitmek var,

Aşk uğruna candan geçmek, bitmek var…

Öyleyse neden sanki demişler boşuna:

“Aşk, bengisuyuyla besleyen özge pınar.”

Kitapta yansıtılan önce şahsi öğrenme ve sonra paylaşma durumu Mevlana ve Şems’in buluşmalarını özetlemektedir aslında. Birbirlerinin düşünce ve fikirlerine önem vererek karşılıklı değişimler yaşamışlardır. Hayata bakış açıları o kadar farklıdır ki, tasavvuf ve aşkın birleştiği noktada, insanlara yol gösterme çabalarını doğurur. “Sufi” olmanın verdiği yükün altında yere göğe sığdırılamayan bir saygınlık. Sufi olarak geçmişi silme adına Şems, “Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatını yaşar.” Demiştir kitapta. Bu durum hakkında Mevlana ise şu şekilde fikrini belirtmiştir:

Sufi olmak için, unut geçmişi sen:

Bir yepyeni sayfa aç da kurtul dünden.  

Çağdaşlığa yavru ol ve gençlik ve akıl,

Hiç gitme bu gür andan, sonsuz günden.

Bu örnek ve durumlardan da anladığımız gibi Mevlana ve Şems arasındaki bağlılık, aşklarıyla birleşmiştir ve rubailere, Mesnevi’ye ve Elif Şafak’ın “Aşk” romanına yansımıştır. Kitapta, 40 Kural rubailere benzetilmiştir. Şems’in düşünceleri olarak aktarılmıştır. Romanda Mevlana arka planda kalırken, Şems tüm davranış ve düşünceleriyle ortaya konmuştur. Ama her ne olursa olsun yüce bağlılıkları her koşulda kendini hissettirmiştir. Onlar insan sevgisini, saygıyı her şeyden üstün tutmuşlardır. Sufilik onlara yakışır:

Biz, aşkta reziliz: Bize hep yanlışlar,

Sarhoşluk, cinnet ve günah yazmışlar.

Sensin yaşamak, amaç, zaman sen – bu budur;

Ey dost, madem sen varsın her şey var.

ECE KURTULUŞ

AŞK

Uzun süre okunmayı bekledi kitaplıktaki rafta. Planlarımda vardı ama bir türlü zaman bulup da başlayamamıştım. Sonradan öğrendim ki okunması zorunlu olan edebiyat kitap listemizde de yer alıyor bu roman. Çok azdır dünya çapında kendisinden bu kadar söz ettiren.  Herkesi derinden etkilemeyi başaran ve tüm gönüllerde iz bırakan kitaplar nadirdir, özeldir. Elif Şafak’ın Doğan Kitap yayını Aşk romanından bahsediyorum. Belki milyonların kalbine taht kurmuş bir kitap. Ruhu dinlendiren, düşünceleri arındıran, iç dünyamızı keşfetmemizi sağlayan, kimi zaman anlaması zor, kimi zaman dakikalarca sessizliğe sürükleyen, aşk. “Bu öyle dışarıdan bakarak, kitabı okumadan anlaşılacak bir tılsım değil.” diyor kitabın yazarı. Kitabı yaşamak lazım. Her kelimesi farklı bir heyecan, her cümlesi ayrı sürükleyici.

Aslında aşk sözcüğü o kadar basit seviyelere çekildi ki günümüzde. İnanması zor ama hiçbir özelliği yokmuşçasına herkesin ağzında dolaşıyor, hem de öyle kolay söylüyorlar ki. Gerçekteki anlamını, içtenliğini koruyarak “aşk” diyenler çok az. Herkes birbirinin aşkı olmuş şimdilerde. Olur mu öyle şey?  Aşkı güzel yapan; karmaşıklığıdır, anlatılamaz olmasıdır, kişiden kişiye yaşadığı değişikliktir, gerektiğinde yalnız bırakırken gerektiğinde kalabalığın ortasında hissettirebilmesidir. Zıtlıkların, barışmaların, alttan almaların duygusudur. Böylesine geniş bir kelimeyi günlük konuşma dilinde hissetmeden söylemek doğru gelmiyor insana. Bizler çok sıradan yaklaşıyoruz bu kavrama. Halbuki aşkın sadece iki insan arasında olması gerekmez. Çok daha geniş bir açılımı olan ilahi boyutta bir aşk da vardır elbet, ancak yalnızca bu kadar engin bir olguyu kavrayabilenlere. Çarpıtmadan yaşatabilenlere. İşte her açıdan, aşkın tüm kurallarını derli toplu aktaran bir kitap var elimizde. Daha fazla bekletmeyin kütüphane raflarında; bu kitap beklemeyi veya öylesine okunmayı değil, yaşanmayı hak ediyor.

İşyerinde kötü geçen bir günün sonunda, okulda zorlu bir sınavın ardından, yalnız kaldığınızı hissettiğinizde ya da yalnız kalmak istediğinizde elinizde olması gereken yol gösterici, huzur verici bir kitap. Bu romanı okurken hayatınızı sorgulayacak, aynı zamanda da içsel bir yolculuğa çıkabileceksiniz. Elif Şafak, insanların bitmeyen arayışlarını şöyle ifade etmiş kitapta: “Kim olursak olalım, dünyanın hangi yerinde yaşarsak yaşayalım ta derinlerde bir yerde hepimiz bir eksiklik duygusu yaşamaktayız. Sanki temel bir şeyimizi kaybetmişiz de geri alamamaktan korkuyoruz. Neyin eksik olduğunu bilenimiz ise hakikaten çok az.” Ella’nın hayatında hissettiği boşluğu, aşk hakkındaki karmaşık hislerini; Aziz’in bitmeyen arayışlarını, keşfetmeye olan eğilimini; Şems’in iç dünyasını paylaşabileceği birine olan ihtiyacını gözlemlemek, okuyucuya aynayı kendisine de çevirmesi gerektiğini öğütlüyor sanki. Yüreklerin derinlerinde herkes aslında bir eksiklik ve bu eksiklikle yüzleşmekten duyulan korkuyla yaşar. Romanda Şems der ki: “Her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Ömrü hayatımız tamamlanmaya çalışmakla geçiyor. Bizi tamamlamayacak, bütünleyecek tek bir şey var. O da aşk!”  İşte zorlu bir günün ardından okumayı seçtiğiniz kitap Aşk olursa kendiniz hakkında bir sürü şey keşfetmek için bolca zamanınız olacak.

Elif Şafak, insan olarak iyiye yönelmek için edinmemiz gereken özellikleri tüm sayfalarında kelimelerle yoğurmuş.  Elbette herkesin kendi inançları, kendi tercihleri vardır. Kimisi ruhsal arınma için Uzak Doğu’ya gider, kimisi huzur adına meditasyona başvurur. Hangi yol seçilirse seçilsin, ruhsal açıdan temizlik; insanı, doğayı, yaşamı daha yakından tanımaktan geçer. Aslında daha iyi insan olmak demek; kendisiyle barışık, akıl ve yürek uyumunu sağlayabilmiş, kendiyle savaşabilen ve yüzleşmekten korkmayan insan olmaktır.

Kitapta ele alınan başlıklardan bir tanesi; kişinin kendisiyle yaşadığı çelişkilerle birlikte, iç dünyasıyla ve etrafındakilerle yüzleşebilmesidir. Örneğin kitabın sayfalarını çevirdikçe, Ella’nın kocasına karşı hisleriyle yüzleşmekten korktuğunu görüyoruz. Bunun yanında Şems’in karşısına çıkan her durumla yüzleşmekten çekinmediğine tanık oluyoruz. Yazarın ilk kitabı olan Pinhan’da da bu yüzleşme şöyle ifade edilmiştir: “Korktu. Gidip de varamamaktan değil, varıp da dönüş yollarını kaybetmekten değil, dönüp de geride bıraktıklarını yerlerinde görememekten değil; bir kendini bulmaktan, bulduğundan korkmaktan korktu.”  Çoğu insan bir şeylerle yüzleşmekten korkar çünkü dengelerinin bozulacağına inanır. Halbuki kırk kuraldan on dördüncüsü  “nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?” cümlesiyle biter.

“Ben tasavvufu geçmişte kalan, yüzyıllar öncesinde yaşanmış bitmiş, tarihi ya da kitabi bir boyutta almadım. Onu tam da bugüne, bugünün modern ritmine bağlamaya gayret ettim.” diyor Elif Şafak. Yazar tam da bunu yapmış romanında. Aşk; günümüz insanının kendisiyle ve yaşamıyla ilgili çelişkilerine, doyumsuzluklarına yüzlerce yıldan beri süregelen tasavvuf anlayışının nasıl çözüm olabileceğini açıklıyor. Tasavvuf felsefesine doğru geçmişe dönük bir yolculuk yapılırken aynı zamanda günümüz koşullarında bu felsefenin yaşayan gerçekliği de sergileniyor. İnsanların kendilerini aşma, kendileriyle barışma ve mütevazılık gibi insan olma yolunda edinmesi gereken kazanımları örnekliyor.

Böylesine geniş bir konunun, sade bir anlatım diliyle paylaşılmış olması kitabın bir başka güzelliği. Yazarın bu denli zor, belli terimleri gerektiren ve tartışmaya bu kadar açık bir konuyu; en yalın haliyle ele almış olması, okuyucuya yazarın konuya olan hakimiyeti hakkında fikir veriyor. Zaten romanın yazarı Elif Şafak’ta, temalardan biri olan tasavvuf için “hep benimle gelen bir gölge gibi” betimlemesini kullanıyor. Hayatının bir parçası haline gelmiş bu konuyu kendinden emin bir dille okuyucuya aktaran Şafak bu konuda da okuyucuyu büyülüyor. Bunun yanında anlatılan karakterlerin gerçekliği adeta sizi onlardan biri haline getiriyor. Onların ruh hallerine, davranışlarına tanık olmak, okuyucuyu kendi gizemli yolculuklarına davet ediyor.

Bu romanda diğer romanların aksine anlatım açısından farklı bir yol seçilmiş. Bizlerin alışmış olduğu klasik biçim, tüm romanın bir ağızdan anlatılmasıdır. Roman ya ilahi bakış açısıyla, ya gözlemci ya da kahramanın bakış açısıyla yazılır.  Burada da kahraman anlatıcının bakış açısı kullanılmıştır ancak farklı olan özelliği, yaşananları her kahramanın dilinden okuma şansımız olmasıdır. Örneğin; Şems’in Rumi’yle karşılaştığı anı hem Şems’in kendi bakış açısından, hem Rumi’nin bakış açısından hem de o sırada sokakta olanları izleyen birinin görüş açısından okuyabiliyoruz. Bu seçilen tarz, kitabı zenginleştirmekle kalmıyor aynı zamanda bizlere çok önemli bir davranışı da hatırlatıyor: iki kere düşünmek. Yine hayatın içinden, hemen hemen her gün karşılaştığımız bir durum. Ne olursa olsun yaşanan bir olayı bir tek kendi görüşümüze göre yargılamamalı, karşı tarafın da düşüncelerini öğrenmemiz gerek. Bu romanda o kadar açık bir şekilde yansıtılmış ki; o sırada sokaktaki yabancı Şems’in arayışlarını, Rumi’nin bekleyişlerini bilemez.

Yazarın düşüncelerini Mevlana’nın “ne olursan ol, yine de gel!” sözüyle bağdaştırarak belirtiyorum ki, kendinizi tekrardan keşfetmenizi sağlayabilecek bir kitap. Unuttuklarımızı tekrar hatırlatan Aşk, anlatılan duygular sayesinde, tasavvufta ayrımcılığa yer olmadığını, gerçek güzelliğin içten geldiğini, herkesin eşit olduğunu ve bizleri farklılaştıran özelliklerin esas güzelliklerimizi ortaya çıkardığını gösteriyor. Kitapta geçen kırk kuraldan yirmi birincisi de bu konuya şöyle değinmiş; “hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.” Her şey yapılabilir, yeter ki sonuna kadar inanın. Aşk; derin düşünceleri yeniden incelemek isteyen herkesin yararlanabileceği bir eser.

EKİN İL

YABANCI ROMANI MEURSALT’IN YABANCILAŞMA NEDENLERİ

Albert Camus’nün “Yabancı” romanındaki ana karakter Meursalt, topluma yabancılaşmış bir karakterdir. Bu karakteri topluma yabancılaştıran ise toplumun onu dışlaması ya da ona farklı davranması değil, Meursalt’ın kendi umursama sitili, kabullenmişliği, seçimleri ve düşünce tarzıdır.

Toplum “Yabancı” romanında Meursalt’a herkesle aynı şekilde davranmıştır. Ancak Meursalt toplum tarafından beklenmeyen şeyler yapmayı seçmiş ve toplumdan bu davranışları sergileyerek kendisini ayırmış ve yabancılaşmıştır. Sergilediği bu hareketler arasında annesinin ölmesine üzülmemesi, hatta annesinin tabutu önünde kahve ve sigara içmesi en önde gelenidir. Ayrıca Yabancı romanında sırf hava çok sıcak diye cinayet işlemesi de bu davanışlara örnek olarak gösterilebilir ve beklenmeyen şeyler yaptığını kanıtlar. Meursalt bütün bunları yapmayı tamamen kendisi seçmiştir. Bu iki harekete de onu bunları yapmaya zorlayan kimse olmamıştır.

Albert Camus’nün “Yabancı” romanındaki Meursalt’ı yabancılaştıran sadece cinayet işlemesi veya annesinin ölmesine önem vermemesi değildir, onlar en belirgin olanlarıdır. Kitabı okuyan kişiler genelde bu karakterin umursamaz olduğunu söylerler. Ancak kitabı biraz daha detaylı incelersek bu karakterin daha farklı olduğunu ve aslında önem verdiği şeyler de olduğunu görürüz. Albert Camus’nün Yabancı romanında Meursalt Celestelerin lokantasında yemeğini yerken tanımadığı bir kadın lokantaya girer, onun masasına gelir ve ondan izin alıp oturur. Kadın masadan kalkana kadar, yemek yediği zaman dahil, devamlı bir dergide bir şeyler işaretler, Meursalt’la tek kelime bile etmez. Sonrada kadın kalkıp gider. Bunu kitapta “O sırada çerezleri getirdiler.(kadın) Arkasından sanki atlı kovalıyormuş gibi hepsini yuttu. Öbür yemeği beklerken, yine çantasından mavi bir kalemle haftanın radyoprogramlarını veren bir dergi çıkardı. Büyük bir dikkatle, hemen bütün yayını bir bir işaretledi. Dergi on-on beş yaprak kadardı. Bu işi bütün yemek boyunca titizce yaptı.”(Albert Camus, Yabancı, sayfa:49) şeklinde anlatmıştır. Daha sonra romanın sonlarına doğru mahkemede Meursalt, kadını o günden beri hiç görmemiş olduğu halde, binlerce kişinin arasından o kadını tanır, hatta Meursalt idam kararının sonucunu öğrenmek için mahkemeye girdiğinde binlerce kişinin arasından ilk o kadının suratına bakar ve kadının ona bakmadığını görünce idam ediliceğini anlar. Eğer “Yabancı” romanındaki Meursalt umursamaz biri olsaydı bu kadının suratını hatırlar mıydı? Tabi ki hatırlamazdı. Meursalt’ın da herkes gibi değer verdiği şeyler vardır, ama o insanların genelde önemli bulmaycağı şeylere değer vermeyi seçmiştir ve bu yüzden yabancılaşmıştır. Meursalt umursayacağı şeyleri seçerken yine hiçbir baskı görmemiş ve tamamen kendisi seçmiştir ve bu seçim onun yabancılaşmasında çok büyük etkiye sahiptir.

Yabancı romanındaki Meursalt’ın seçimlerinin ve davranışlarının insanların genelinden farklı olduğunu söyledim. Peki neden Meursalt genelde insanların yapmadığı seçimler yapıp onlara göre davranışlar sergiliyor? Bunun nedeni çoğu insandan farklı düşünmesidir. Bunun örneğini hemen hemen Yabancı romanının her yerinde bulabiliriz. Mesela cinayeti işlediği gün. Cinayetten önce Raymond ve Masson’la beraber Meursalt, Raymond’a yaptıkları yaraların intikamını almaya gitmişler ve dönerlerken sıcaktan dolayı çok kötü durumdaydılar. Sonunda Raymond ve Masson’la beraber Masson’un evine geldikleri zaman Meursalt merdivenleri çıkıp, içeri girip güneşten kurtulabiliceği halde, merdivenleri çıkmayı üşenmiş ve o sıcak güneşin altında yürüyüp gölge bir yer aramaya karar vermiştir. Bunu kitapta “O, tahta merdivenleri çıkarken, ben ilk basamağın önünde durdum. Güneş hâlâ kafamın içinde uğulduyordu; merdivenleri tırmanmak için çaba sarf etmeyi göze alamadım.” (Albert Camus, Yabancı, sayfa:60) diyerek belirtmektedir. Onun yerinde ben olsam merdivenleri çıkıp, içeri girer ve rahatlardım, ama Meursalt tam tersine nerdeyse bulması imkansız olan gölge bir yer aramayı tercih ediyor. Bu da onun benim gibi yabancılaşmamış insanlardan farklı düşündüğünü göstermektedir, o aslında kendi düşünce tarzına uymakta ve bu da onu yabancılaştırmaktadır.

Albert Camus’nün Meursalt karakterini yabancılaştıran başka bir özelliği ise kabullenmişliğidir. Zaten annesinin ölmesine üzülmemesinin asıl nedeni de bu kabullenmişliktir. Yabancı romanındaki Meursalt karakteri birçok şeyi kabullenmiştir. Bu onun davranışlarında çok etkili olan bir faktördür. Romanda Marie karakterinin Meursalt’a evlenme teklifi etmesine bir bakalım. Burada Meursalt Marie’ye onu sevip sevmemesinin önemli olmadığını ve başka birisi de  ona evlenme teklifi etse kabul edeceğini onun için evliliğin bir anlamı olmadığını söylüyor. Bu kelimeleri çoğu insan umursamazlık olarak algılayabilir, ama bu kısım tamamen kabullenmişlikle ilgilidir. Meursalt nasıl olsa bir gün öleceğini kabullenmiştir ve öldüğünde evli olup olmamasında bir fark görmediği için bu cevabı vermiştir. Onun için sonunda varıcağı nokta hep aynıdır. Kitabı okumuş olan kişiler sorabilir; “Madem Meursalt kabullenmiş bir karakter neden ölüceğini öğrendikten sonra yalnız kalmak ister ve üzülür? Sonuçta onun için fark etmemesi gerekmez mi?” Doğru bunun fark etmemesi gerekir, ancak o yıllar sonra öleceğini kabullenmiştir, buna daha yılların olduğunu düşünmektedir ve birden bunun birkaç hafta içinde olucağını öğrenince üzülmüş ve yalnız kalmak istemiştir. Bu onun kabullenmişliğini kanıtlar. Ancak Meursalt her insanın kabul ettiği şeyler yerine hemen hemen hiç kimsenin kabullenemediği ölüm gerçeğinide kabul etmiştir. Peki Meursalt’ı bu kabullenmeye kim zorlamıştır? Tabiki kendisi ve bu kendi seçimide yine onu yabancılaşmaya iten faktörlerden bir başkası olmuştur.

Albert Camus’nün Yabancı adlı romanındaki Meursalt, insanların genelinden farklı şeyleri umursayarak, farklı düşenerek, farklı şeyleri kabullenerek ve dolayısıyla da farklı davranışlar sergilemeyi seçerek, belki de farklı biri olmaya çalışarak, kendini yabancılaştırmıştır. Meursalt yabancılaşmasına isteyerek ya da istemeyerek kendisi sebep olmuştur.

ALTAY ÖZEN

Post Navigation