Derince

Özel Bilkent Lisesi Derince Edebiyat Dergisi

Archive for the category “GEZİ YAZISI”

SAN FRANCISCO RÜYASI

Amerika’nın batısında Los Angeles şehrinin kuzeyinde bulunan, Golden Gate köprüsü ile bilinen okyanus kenarında bir şehir; San Francisco. Bulunduğunuz yer kaçıncı katta olursa olsun bütün gece ambulans, polis ve itfaiye sirenleri kulağınıza geliyor. Geceleri ışıl ışıl oluşuyla dikkat çekiyor sokaklar, caddeler. Her akşam değişik partilere, değişik olaylara şahit olabileceğiniz bir şehir. Oteller ne kadar şaşalı olsa da, görünümüne bakıp aldanmayın, genelde Türkiye’ye oranla daha ucuzlar. Şehir ile iç içe olan, tertemiz, şaşkınlık uyandıran okyanus üzerine oturtulmuş bir adaya sahip. Büyüleyici bir manzaraya eşlik eden Amerikan rüyası. Zengin insanları ve eğlenceleriyle ziyaret edilmesi gereken bir şehir!

Genelde insanlar temmuzdaki 15–16 derecede, yağışlı ve kasvetli günde bile şortlarını ve parmak arası terliklerini giyebiliyorlar. Kimse, başkalarının düşüncelerine kafa yormadan giyiniyor. Herkes tamamen istediği gibi ve sadece kendilerini düşünüyorlar ve etraftaki insanları umursamıyorlar. Kim ne yapmış, ne giymiş dikkat etmiyorlar. Çünkü onlar sadece hayatlarını iyi şekilde yaşamaya çalışan Amerikalı insanlar. Yazın tadını çıkararak rahatlarına bakan, huzuru arayan insanlar. Zencisi, beyazı, genci ve yaşlısı ile devleşen dünya şehrinden değişik manzaralar yaratan insanlar.

Sokakları tertemiz, düzenli ve özenilesi. İnsanların düzene uyumu güzelleştiriyor sokakları. Kocaman gökdelenlerin arasında göz alabildiğince yemyeşil, cıvıl cıvıl insanlarla dolu parklar. Merdivenlerde oturan insanlar. Küçük paraları keselerinden çıkarıp, merdivene yayan dilenciler. Korna çalmadan ilerleyen arabalar. Bisikletliler. Caddeyi ikiye ayıran tramvaylar ve tramvaylardan taşan insanlar ile huzur içinde bir kent. İnsanı cezbeden güzel alışveriş merkezi; Macy’s. Etrafı renkli renkli reklâm panoları, sanat eserleri ve yenili eskili binalarla çevrili “Union Square”. Golden Gate köprüsüyle ünlenen şehirde, köprüden yürüyerek geçmek, manzarayı izlemek ve hissetmek ise farklı bir zevk. Golden Gate köprüsü üzerindeki filmlere kare olan sis ise insanı hayrete düşürüyor. Çin Mahallesi sizi San Francisco’dan ayırıp Pekin’e götürüyor. Her şey Çin malı, herkes Çinli, oranın dili Çince, tabelalar Çince. Kendi kültürlerine ait kıyafetler, eşyalar her yerde turistleri bekliyor.

Her köşe başında bir Starbucks’la karşılaşmak mümkün. Yolunuzu şaşırdığınızda “Soldaki Starbucks’tan dönmüştük” dememenizi tavsiye ederim çünkü her solda veya sağda bir Starbucks mevcutJ Mükemmel et restoranları bulunuyor San Francisco’da. Bu şehre özgü olan etlerden mutlaka şarap eşliğinde yemeniz gerekiyor. Merkezde bulunan “Fisherman’s Wharf” ise tam bir deniz ürünü dünyası. Sahil boyunca tezgâhlar yengeçler, balıklar, ıstakozlar ve daha nice ilk defa gördüğüm balıklar ve böceklerle dolu. Yengeçler kaynar suda kaynatılıyor, başlarında yemek için can atan insanlar duruyor. Bir sürü turistler için mağazalar da mevcut. Oraya özgü küçük hediyeler bulmak, almak mümkün.

San Fransicso, konumundan dolayı yazın bile soğuk olan bir şehir. Temmuzda 15 dereceye bile zor erişen bir havası var. Onun için “yaz olduğu için sıcaktır” mantığı ile gitmeyin derim San Francisco’ya. Yanınızda polarınızı, montunuzu götürünJ Türkiye’den 10 saatlik genel bir uçuş ve sonra 2 saatlik uçuşla varılıyor şehre. Ardından vardığınız zamana göre otelinize ulaşmanız da 2 saatinizi alıyor. Yorucu bir yolculuk olsa da her yaşanan şeye deyiyor. San Francisco’da güzel bir seyahat geçirmeniz dileğiyle…

NEHİR TUNA

DUBAİ

Dubai sokaklarında yürüyorum. Her yer teknoloji harikası. Uzun uzun binalar var karşımda. Sıra sıra dizilmiş, başımı döndürüyor. Pek çok uyruktan insan var Dubai’de. Kimisi gezmeye gelmiş, kimisi orada yaşıyor.

Yaklaşık on-on beş yıl önce kurulmuş, çölün ortasında bir yer. Tarihi eselerin sergilendiği bir müze bulamazsınız Dubai’de. Yine de görkemli binalarına, alışveriş merkezlerine hayran kalırsınız. Çok temiz, düzenli bir yapısı var. İstediğiniz her yerde oturup yemek yiyebilirsiniz. Fiyatları da öyle uçuk değildir.

Ayrıca güzel çöllerinde koca koca jiplerle safari keyfi de yapılır Dubai’de. Profesyonel bir sürücü eşliğinde çok eğlenceli bir macera yaşarsınız. Bir yandan arabanın sanki devrilecekmiş gibi olması heyecanını yaşarken bir yandan da bu keyifli yolculuğun bitmesini istemezsiniz. Dubai çöllerinde kocaman develere de rastlamak mümkündür. Develer her ne kadar çok sakin gibi dursalar da yine de korkuturlar büyük görünüşleriyle.

Dubai’nin sıcak, nemli havasında gezmeniz ve görkemli yapılarını görmeniz gerektiğini düşünüyorum. Dubai’ye gittiğinizde orada olmaktan mutluluk duyacaksınız.

MELİKE YÜKSEL

HUZURUN VE EĞLENCENİN VAZGEÇİLMEZ SENTEZİ BODRUM

Saatlerce süren yorgunluktan sonra size her şeyi unutturacak bir güzellikle karşısınıza çıkar Bodrum’un maviliği. Ege’nin gözdesidir Bodrum. Kendi halinde, sessiz, sakin, kendini denizin mavi rengine bırakmış, eşsiz bir yerleşim yeri. Huzuru ve eğlenceyi aynı anda barındıran tek tatil beldesidir bence. Sabahın erken saatlerinde başlıyor sessizliğin gizemi. Gördüklerim ve duyduklarım beni yormuyor, öğle  saatlerine doğru biraz kalabalık olsa da fotoğrafın tamamı sade ve özgürlük dolu. İster istemez sonrasını düşünüyorum, mesela ertesi yıl ziyaretimde aynı manzarayla karşılaşır mıyım diye endişeleniyorum. O kadar doğal bir güzelliği var ki her an keşfedip bozacaklarmış gibi geliyor.

Sıra sıra dizilmiş aynı renkte evleriyle ve her evin etrafına sarılmış begonvillerle her zaman bir düzen içerisindedir. Sokaklarının ayrı bir etkisi vardır insanlarda bıraktığı özgür ve olgun hissedersiniz kendinizi biraz da çocuk. İlk soluyuşunuzda o havayı; sanki orada doğup büyümüş gibi, oraya aitmiş gibi hissedersiniz. O yüzdendir belki de insanların sakinliğinin, huzurlarının sebebi. Güneş ışıkları yakamozları tek tek denize serperken gözlerimiz kamaşır ona her baktığımızda. Ordan ayrılırken hep içimden bunu geçiririm “Denizi mavi kalsın, hep bildiğimiz gibi.”

Gelelim eğlencesine. Hep yarattığı huzurdan bahsettik ama bunların yanında tam bir eğlence kaynağıdır Bodrum. O sessiz atmosferi herkesi büyülerken ister istemez bu atmosferin yarattığı o romantik ruh hali ile başlar uzun süredir söylenmemiş şarkılar tek tek söylenmeye. Akşamüstü, deniz keyfinden sonra sahilde uzanırken fısıldarsınız şarkıları. Sonra hava kararır ve müzikler, danslar, insanlar mükemmel bir sentez oluşturur. Eğlence mekanları bütün profesyonellikleriyle en güzel olanaklarını sunar müşterilerine. En popüler müziklerle, dekorları ve içki çeşitleriyle insanları kendilerine çeker mekanlar. Bir gecede her yeri gezebilirsiniz mesela her mekandan her ortamdan farklı bir tat alırsınız ve eğlenceyi gerçekten tadarsınız.

İnsanları.. Bir kere başladınız mı sohbete, bütün sorunlarınızı unutursunuz ve konuştuğunuz sohbete kaptırırsınız kendinizi. Kendinize inanamazsınız bu kadar güzel bir şekilde ifade edebildiğiniz için fikirlerinizi. Çünkü o cesareti vermişleridir size ve bir yabancıyla değilde en yakın dostunuzla konuşur gibi hissedersiniz kendinizi. Kaybolduğunuzda hemen size yardım edicek, bir sorunuz olduğunuzda çekinmeden sorabileceğiniz insanları vardır Bodrum’un. Kendisi gibi huzuru ve eğlenceyi aynı anda barındıran insanları vardır.

Öyle bir yerdir ki Bodrum. Her gün aynı yaşanıyor gibi görünür burada ama her yeni gün farklı hissedilir, yarattığı duygu çok başkadır. Her yeni günde içinizdeki çoşku ve heyecan başka şekilde açığa çıkar. O yüzden her ayrılan evinden ayrılmış da yabancı bir yere gidiyormuş gibi hisseder. Farkı budur Bodrum’un. Bodrum büyüleyici ve hep öyle kalacak…

ELİF SU YAZICI

TAŞLARIN NEFESİ

Taşlardan yaratılmış bir uygarlığın doğduğu yer. Her taşta bir hikaye, her hikayede bir gerçeklik payı, her payda biraz Türk biraz Yunan kanı. Ağaçlarla ve çitlerle korunmaya çalışan olağanüstü bir uygarlık. Her yıl binlerce turist, sürekli göz önünde tutulan bir şehir efsanesi, destanların birbirine karıştığı bir yer: Antik Şehir Efes.

Sıcak havanın etkisini yitirdiği, önce taşlara sonra kurulduğu düzlüğe daldığınız bir ortam. İhtişamlı ağaçlar arasından geçiyoruz, önce küçük taşlar karşılıyor. Misafirperver bir “Merhaba” duyuluyor taşlardan. Anlıyorsunuz ki burası taşları duyabildiğiniz tek yer. İlerliyoruz ve karşımızda tüm asaletiyle amfi tiyatro. Dik ve düzensiz merdivenler, milyonlarca kişiyi taşıyabilecek taşlar. Kalabalık var, herkes fotoğraf çekiyor. Gözlerim sahnede, aklımda burada neler olduğu. Düşünüyorum da, neler oldu o sahnede. İşte diyorum, asıl hayat sahnesi burası. Kralların yok olduğu, asillerin var olmaya çalıştığı bir sahne. Garip ama gerçek, her şeyin kanıtlanabileceği tek yer belki de.

Amfinin yanında bir geçit görüyorum, kimsenin girmediği. Adım atıyorum ve nemli taş kokusu ciğerlerime kadar işliyor ve bir ürperti. Korkuyla karışan merakıma yenik düşüyorum ve başlıyorum yürümeye. Yazılı taşlarla çevrilmiş bir geçit. Sahnenin arkasına çıkıyor. İşte şimdilerde duyduğumuz sahne arkası var ya, o zaman da varmış diyorum. Gülüyorum kendimce, eskiden buralarda yaşayanlara özenircesine. Çıkıyorum oradan, arkamı dönüp bir daha bakıyorum. Milattan önce yaşamış insanların ayak izlerine bir izin de benden katıldığına seviniyorum.

Yeni bir yol alıyor bizi, küçük taşların engebeli yaptığı bir yol. Kafamı kaldırmamla karşımda duran “tarih” e şaşıp kalmam bir oluyor. Şaşkınlığıma layık bir kütüphane görüyorum. Önünde 4 tanrıçanın heykelinin durduğu, taşların yazılarla dolup taştığı bir güzellik. Elime engel olamıyorum, dokunuyorum taşa, gözümde canlanan tek bir sahne var. Kadınların çocuklarını götürdüğü bilginin kutsallaştığı bir kütüphane. Oradan çıkıyorum aklımdaki bu düşüncelerle.

Upuzun bir yol başlıyor. Sağda ve solda o zamanki yerleşkeler. Tipik kemer bir giriş ve yıkık taşlar. O zamanlar emeklerinin mutluluğuyla dolup taşan insanlar bu halleri görse ne düşünürdü ki… Hele bir de gökdelenleri görse diye düşünmeden edemiyorum. Yürümeye devam ediyorum, dikleşen yokuşla beraber artan kalabalığa aldırmadan ilerliyorum. Taşlara her bakışımda farklı bir şeyler görüyorum. Tanrı tasvirleri, çiçekler ve güzelliği tanımlayan her şey.  O zamanlar güzelliğin çok da tanımı yoktu belki de taşlardan başka.

Çıkışa doğru yöneliyorum ve son bir kez dönüp bakıyorum, taşlardan yaratılmış bir tarih ve önünde neredeyse eğilen turistlerin şaşkın bakışları arasında gidip geliyor gözlerim. Bu efsane şehri sabırla yaratanlara özendiğimi bilsem de sadece takdir etmeyi yeğliyorum. Ciğerlerime sinmiş nemli taş kokusuyla çıkıyorum, bu güzelliği bir daha görmeye geleceğime söz vererek. Şu an gidiyoruz deseler hiç düşünmeden gidilebilecek bir yer olan Efes’in zihninizde yer açmasına sizde izin verin. Emin olun bu deneyimi hiçbir yerde yaşayamayacaksınız. Taşların nefesini duymaya Efes’e davetlisiniz.

ECE KURTULUŞ

BENİ SAHİPLENEN ŞEHİR

Büyüleyici bir şehir, herkeste hayranlık uyandıran. Deniziyle, kıyısıyla, ara sokaklarının gürültüsüyle, her yerinden fışkıran yaşamla, tarihiyle, sonra yeniliğiyle, süsüyle püsüyle… Muhteşem bir bütünlük: Enlerin, tezatların şehri. En güzel, en çirkin, en fakir, en zengin, en karanlık, en aydınlık, suç, masumiyet, cennet, cehennem…

Herkese hitap eden, herkesi bekleyen, onları çeken, vazgeçilemez bir şehir. Gün batana dek boğazı seyretmek, gece ışıklarıyla Kız Kulesi’ni izlemek ya da şehrin ışıklarından kopup kendini bulmak.  Dün ne yaptıysan yap, güneşin doğuşu sadece orada bu kadar uyandırıcı olabilir ve gün batımı sadece orada böylesine mest edebilir. Yaşaması, gezmesi, izlemesi… Bütün dertlerin, dumanın arasından huzur verir insana. Cennetin ortasında bir cehennem ya da buz gibi soğutur içini. Ama yine, bu şehir ılıtır insanı.

Giden dönmek istemez bu şehirden. Yaşayanı kaçmak ister her karanlık çöktüğünde; ama kendi kendilerini zincirlemişlerdir aslında. Her seferinde, kapıya dokunup, geri çarparlar bu şehre. Herkes bu şehre sahip olmayı denemiştir şimdiye dek; ama İstanbul sadece bize sahip çıkmıştır.

DUYGU SARAÇOĞLU

KAPADOKYA

Yaklaşık iki yıl önce gitmiştim Kapadokya’ya.  Kapadokya’nın doğaüstü güzelliklerine hayran kaldım. Ailemle yaptığım bu yolculukta yöreyi iyice gezme ve tanıma imkânına sahip oldum. Böylelikle de  daha önce günümüz tarihini şekillendiren uygarlıkların yaşadığı bu bölgeyle ilgili daha detaylı bilgi edinmiş oldum.

Kapadokya… Yanardağlar arasında kalmış bir cennettir. Adeta akıl almaz güzellikteki taşların misafirlerine  gösteri sunduğu bir doğadır.

Kapadokya’ya gittiğimde sonbahardı. Turuncu yaprakların eşliğinde eskiden insanların yaşadığı kayaların içinden geçmek ayrı bir haz veriyordu. Ihlara Vadisi’nde çay kenarında yürümek, sonbaharın hüznünü vadinin içinde hissetmek için yüzlerce basamağı görmezden gelebiliyorsunuz. İlk Hıristiyanlık dönemine ait kiliseleri görme imkânına sahip olabiliyorsunuz bu gezi sırasında. Ağaçaltı ve Yılanlı bunlardan sadece birkaçı.

Uçhisar Kale’sinin üzerine çıkıldığında geniş bir vadi ayaklarınızın altında kalıyor. Öyle bir görsel şölenle karşılaşıyorsunuz ki  – bence Erciyes Dağı da buna dâhildir – bu manzaranın eşi benzerine rastlanmaz. Derinkuyu ve Kaymaklı’da yerin kat kat altına inmek ise onca yükseklikten sonra insanı alçaklıkla karşılaştırır. Bu da insanı müthiş bir çelişkiyle baş başa bırakır. Kapadokya asla bir defa gidip doyabileceğiniz bir yer değildir.

BERKE KARATAŞ

İYİ VE KÖTÜ YÖNÜYLE MISIR

Mısır çoğu zaman o benzersiz tarih kokan dokusuyla, kültür meraklılarının dikkatini çekiyor ve kimi zaman da o dokuları görmek için geçilen pislik içindeki şehirleriyle insanın yüzünün asılmasına sebep oluyor.

Bu ülke biraz da Türkiye’ye benziyor aslında. Türkiye gibi geçmişinden kalan inanılmaz güzelliklere sahip ama korumasını bilmiyor. Onun yerine başkaları sahip çıkıyor, eserleri yabancı arkeologlar tarafından keşfediliyor ve eserler başka ülkelere dağılıyor.

Kahire’ye girdiğiniz an içinizi bir sıkıntı kaplıyor. Sokaklarda temizlikten eser yok. Yüksek bir binadan şehre baktığınız zaman bu kirli şehrin Nil’i yutmaya çalıştığını görüyorsunuz. Ama o sevimsiz binaların arasında geçmişten kalan hediyeleri görmek insanın içini biraz olsun açıyor. Onlar ki bizim atalarımızın da eserleri, camileri, oymalı ince minareleri; onlar ki Antik Mısır’ın hala gizemini koruyabilen tapınakları, piramitleri… Temeli kum olan bir bölge bu eserlerle bu kadar mı güzelleştirilebilir ve hiçbir anlamı olmayan , insanın içini karartan bu binalarla bu kadar mı çirkinleştirilmeye çalışılabilir?

Sadece çöllerde de eserler yok. Dünyaca ünlü Kahire Müzesi’nin her tarafını gezmek herhalde aylar alırdı. Özellikle Tutankamon’un altından mezarını, eşyalarını görmek, işlemeleri incelemek günümüz insanının ne kadar beceriksiz olduğunu kanıtlıyor.

Piramitler… Önlerindeki Sfenks sanki onları korumak için orada bekliyor ve o Sfenks yapıldığı günden beri orada yaşanan  bütün olayları görmüş. Arkasındaki piramitler devasa büyüklükte. İçlerine, özellikle Keops Piramidi’nin içine, giren herkes kan ter içinde kalıyor ve bacakları bir hayli yorgun oluyor. Asıl görülmesi gerekenlerin ise birtakım insanlar tarafından boşaltılmış olması epey üzücü.

Karnak, Luksor, Hatşepsut Tapınağı, Krallar Vadisi… Oralarda Eski Mısır’ın tanrıları için yapılanlarla, tanrıların çarpıcı özelliklerini görmekle “Acaba onlar gerçek mi?” diye düşünceye kapılınıyor.

Abu Simbel’in taşınma hikayesini dinlemek de ayrı bir keyif verici unsur. Zarar görmesin diye, gölün ortasından o koca tapınakların sahile taşınması için büyük çaba harcanması gerekir. Bunlar yapılabildiğine göre, demek ki hala bazıları bu tip şeylere önem veriyor. Bunun olduğunu görmek de ayrı bir güzel.

Peki o esnafın tavırları… Ülke yoksulluk içinde. İnsanlar daha çok para kazanmanın peşinde. Herhangi bir şey almak için ürünlere baktığınız anda esnaf tarafından kapılıveriliyorsunuz. Hele ürüne dokunduğunuz an onu almadan dükkandan çıkamazsınız. Almasanız bile çarşının sonuna kadar kovalamaktan çekinmezler. Pazarlığa oturduğunuzda da bıkkınlıktan ne alacağınızı unutursunuz. Ama her şeye rağmen anı gülümseyerek hatırlarsınız.

İşte  insanın canını en çok sıkan şey, şehir hayatı. Mısır, hiçbir zaman yaşamak istemeyeceğiniz bir ülke… Çevre kirliliği sizi depresyona sokar, korna sesi kulağınızı sağır eder. Etrafın estetiğine ise diyecek laf kalmaz.

Sosyal hayat da pek iç açıcı sayılmaz. Kadınları araba kullanırken ve başı açık fazla göremezsiniz. Erkekler birden fazla kadınla evlenebilir. Bu nedenle özellikle kadınsanız, pek de mutlu olacağınız bir ortamda bulunamazsınız.

Dünya gezilip görülmesi gereken bir yerse, Mısır görülmesi gereken ülkelerden biridir. Ama dikkat edilmesi gereken, şehirlerinden çok eserlerine bakılmasıdır. Bilhassa ruh sağlığı için…

AYÇA AYDOĞAN

YENİ DÜNYA’YA YOLCULUK

Sekizinci sınıfı yeni bitirmiştim. On üç yaşındaydım. O yaz tatilinde yüksek lisans yapan ablamı ziyaret için Avustralya’ya gideceğimizi öğrendiğim zaman, bunun farklı bir ortamı ve farklı insanları tanımak için çok önemli bir fırsat ve çok büyük bir şans olduğunu düşündüm. Sanki Avustralya’yı yeniden keşfedecektim. Gerçekten merak ve heyecan içerisindeydim.

Uçak yolculuğu gözümde büyüyordu. Korktuğumdan değildi; ama uzunluğu açıkçası beni tedirgin ediyordu. İlk kez okyanus aşırı uçacaktım. Ama buna değeceğini biliyordum. Zira her güzel şeye ulaşmak için bazı zorluklara katlanılması gereklidir. Zaten uçağımız da bugüne kadar yapılan en gelişmiş uçaklardan biriydi. Havayolu şirketi ise dünyanın en iyi havayolu seçilmişti. Emniyet konusunda bir sorun olmasına ihtimal vermiyordum.

İstanbul’dan kalkarken yapılan Türkçe anonslar artık yerini farklı dillere bırakmıştı, yolcuların çehreleri ve giyiniş şekilleri de değişiyordu, indiğimiz duraklar değiştikçe. İlk durağımız olan Dubai’de bunu bu kadar yoğun sezmesem de ikinci durak Singapur’da artık İstanbul’dan binen kimse yok gibiydi. Ayrıca yolcularla beraber değişen ortam da dikkatimi çekiyordu. Dubai Havaalanı’nın abartılı dekorasyonunun yanında Singapur Havaalanı çok şık, modern ve gelişmişti. Yolcuları farklı terminallere taşıyan ve alanın dışından yol alan taşıma sistemini kullandığımız zaman Singapur’un aşırı nemli ve sıcak iklimini hissettik, ekvatora yaklaşıyorduk ve tüm yorgunluğuma rağmen hayatımdan son derece memnundum.

İstanbul’dan Dubai dört saatti. Burada bir saat beklemenin ardından yedi saatte Singapur’a varmıştık. Uçakta gecelemek, yolculuğun en zor tarafıydı. Uyku imkânsızdı, oturduğumuz yerde yemek yemek mide bulantısı yapıyordu ve oturmaktan kaslarımız ağrımaya başlamıştı. Singapur’a indiğimizde gün aydınlanıyordu, burada dört saat geçirdik. En nihayetinde sekiz saatlik bir uçuşun ardından Sydney’deydik ve artık gece çökmüştü. Yolculuk süresi beklemelerle birlikte neredeyse yirmi dört saate varıyordu. Vardığımızda tek düşüncem biraz uyumaktı. Uçağın tüm konforuna, koltukların üzerindeki oyun ekranlarına rağmen canım da sıkılmıştı. Öğlene kadar uyudum.

Sydney’de kaldığımız on gün içerisinde Okyanusya’nın tabiatı kadar insanlarının da Eski Dünya’dan çok farklı olduğunu deneyimledim. Sanki orası kendi başına apayrı bir gezegendi. İnsanlar yirmi birinci yüzyıla yakışır bir biçimde medenice hayatlarını sürdürüyorlardı. Her şey sistemli çalışıyordu.

Ülkenin tarihi zenginliği olmadığı için turizmi doğal güzelliklere bağlamışlardı. Doğru da yapmışlardı. Tanrı Sydney’i cömertçe yaratmıştı. Dünya’daki diğer turistik şehirlerden Sydney’i ayıran en büyük farklardan biri buydu. Sydney, Avrupa metropolleri gibi gökdelenlerle ve egzoz dumanıyla bezeli değildi. Şehrin en iyi plajlarından biri “Bondi Beach”, şehrin biraz dışındaki ormanlık “Blue Mountain”, okyanus kıyısındaki ünlü opera binası ve şehrin en görkemli manzarasına sahip olan hayvanat bahçesi “Taronga Zoo”. Burası normal bir hayvanat bahçesi değildi. Tropikal hayvanlardan penguenlere kadar her türlü hayvanı bulabilirdiniz. Üstelik bizim hayvanat bahçelerimiz gibi hayvanları daracık alanlara sıkıştırmıyorlardı, alan oldukça genişti. Ayrıca özel bir bölümde ülkenin milli simgesi olan koalalarla fotoğraf çektirmek, kanguruları elle beslemek mümkündü.

Her gün kaldığımız yerden şehir merkezine gitmek için vapurla yolculuk ediyorduk. Vapur iskelesinde bir gün çok ilginç bir görüntüyle karşılaştım. Kıtanın yerli halkı Aborjinler’den bir yaşlı adamı, yerli kıyafeti giyip yerli müziğinde dans ederek ve insanlarla fotoğraf çektirerek hayatını kazanmaya çalışırken gördüm. Onun bu görüntüsü beni duygulandırmıştı. Kendi kıtalarında esir edilen bir halkın son kalıntılarıydı onlar ve geçinebilmek için gülünç duruma düşüyorlardı…

Yavaş yavaş memleket burnumda tütmeye başlamıştı. Ne kadar cennet gibi olsa da hiçbir yer insanın kendi doğduğu ve ait olduğu toprakların yerini tutamıyordu. Böylece dönüş zamanı gelmişti. Yolculuğun her anını mümkün olduğunca hafızamda kaydetmeye çalışıyordum. Anzak Anıtı’nda bana harita ve rozet hediye eden Avustralyalı müze görevlisinden, plajdaki protez bacaklı sörfçü genç kıza kadar (köpekbalığı saldırısı yüzünden bacağını kaybetmişti), doğal ortamında, okyanusta yüzerken gördüğüm balinadan, vapur güvertesinde, o kış soğuğunda (buradakilere göre daha hafif bir kış geçiriyorlardı) koşturan küçük İngiliz kızına kadar bir sürü ilginç olayla karşılaştım. Biliyordum ki bu on gün, yaşamım boyunca unutamayacağım aziz bir hatıra olacaktı.

Eğer Yeni Dünya’yı merak edenlerden ve doğayı sevenlerden biriyseniz mutlaka “dünyanın en altındaki” bu yeri görmelisiniz, pişman olmayacaksınız…

AYBİKE KERPİŞÇİ

Post Navigation