Derince

Özel Bilkent Lisesi Derince Edebiyat Dergisi

Archive for the category “ÖYKÜ”

TAPU

Toprağa her basışımda daha çok içe batıyordu ayağım. Yağmur sonrası yumuşamış olan toprak daha çok içine çekiyordu beni. Biliyordu sanki yaptıklarımı. Bana böyle ceza vermeye çalışıyordu. Anladım kurtuluş yok çamura batıp çıkmalardan. Daha da hızlı yürümeye , bir süre sonra koşmaya başladım. Ne kadar hızlanırsam , o kadar az batardım, atik olmam gerekti, hızlı düşünmem gerekti.  Hayatımı cehenneme çeviren olayları yaşamadan önce yaptığım gibi.

Bu koca tarlanın sahibi benim şimdi. Ne kadar koştuğumu hatırlamıyorum; ama hâlâ sınıra gelemedim. Uçsuz bucaksız toprak… Bütün hayatım boyunca bu topraklara sahip olmak istedim. Küçük bir ev yapacaktım. Sonra tarlayı ekip biçecektim. Tarlayı almak için para lazımdı. Para için bir işe girdim. İnsanların kalplerini çalacak , sonra da üzecektim, kıracaktım. Başta çok kolay geldi. Hemen kabul ettim düşünmeden. İnsanlar hemen inanıyorlardı bana. Birçok insan tanıdım. Zaten kalpleri yoktu, alışmışlar böyle yaşamaya. Ama öyle bir çocukla tanıştım ki, asıl o benim kalbimi kırdı , paramparça etti sözleriyle.

Masum görünüşü, sessiz mizacıyla kolay birine denk geldiğimi zannetmiştim. Yaklaştım yanına sessizce. Havadan sudan bir konu seçip konuşturmaya çalıştım. Bir ara iri gözlerini açıp öyle bir baktı ki içim ezildi. Elime bir kağıt tutuşturdu. Baktım tapu. Çok istediğim şey elime verilmişti birden. Neye uğradığımı şaşırdım. Adam yalvarıyordu tapuyu almam için. Kurtulması gerekmiş. Hayatı anlamsızlaş- mış.  Etrafındakiler mal varlığı için istiyormuş onu. Ama o, gerçek dostlarını yanında görmek istiyormuş. “Kurtulmam lazım bu lanet kâğıttan. Kurtar beni!” dedi. Fırsat bu fırsat, deyip aldım kağıt parçasını. Doğruca eve koştum. Anneme hiçbir şey söylemeden pılımı pırtımı toplayıp tarlanın olduğu şehire doğru yola koyuldum. Mutluydum. Ama yalnızdım.  Bu, o an için güzel görünüyordu.

Gece vakti şehire vardığımda kalacak yerim yoktu. Hiç kimseyi de tanımıyordum. Mecburen bir bankta sabahladım. Sabah  ilk iş tarlaya koştum. Küçük çocuklar gibi seviniyordum. Ama bir hafta sonra yavaş yavaş fark ettim. Yanımda kimse yoktu. Şehirdekiler bana yardım etmiyordu. Gözüm sadece parayı ve tarlayı görüyordu. O zaman anlamıştım ki ya tarlayı seçecektim ya da hayatı.

Sınıra kadar koşum. İleride küçük bir çoban gördüm. Ateş yakmış, kuzuları bekliyordu. Hiç tereddüt etmeden tapuyu ateşe attım. Çoban yüzüme şaşkın bakıyordu. Yüzümde hafif bir gülümseme ile yürümeye devam ettim. Nasıl olsa artık hayatı seçmiştim.

TUĞÇE AZMAN

Reklamlar

SESSİZLİK

Nedendir bilemiyorum, gecenin karanlığı huzurla dolduruyor içimi. Eski bir parkta tek başınayım, sallanıyorum. Önce yükseliyorum gökyüzüne doğru, sonra bir bakmışım başladığım yerdeyim, alçalmışım. Her yükselişimde rüzgarın saçıma dokunuşunu hissedebiliyorum, göz alıcı  parlaklıktaki yıldızların eşsiz güzelliğine şahit oluyorum, bahar akşamlarının o keskin kokusunu alıyorum ama hiçbir şey duyamıyorum…

Kendi dünyamda yaşamaya o kadar alışmışım ki bu saatte yalnız başıma oturmaya aldırmıyorum. Kendimi çok da rahatlamış hissediyorum. Karanlıkta görünmez olabiliyorum, kimse beni ya da yaptıklarımı izleyemiyor.Kimse bana farklı olduğumu hatırlatamıyor çünkü şu an hepimiz aynıyız.

Tam da hayallere dalmışken, parkın kapısında beliren bir siluet görüp irkiliyorum. Ne zamadır orda duruyordu acaba? Sokaktan geçen bir arabanın farları, benim beklenmedik ziyaretçimin yüzüne vuruyor. Yüzü aydınlandığında, ziyaretçimin boş bakan simsiyah gözlerini görüyorum. Sanki ben orda yokmuşum gibi duruyor , bakıyor ama görmemezlikten geliyor. Ardından bir araba daha yaklaşıyor, ziyaretçimi de içine alıp gecenin derinliklerine doğru sürükleniyor. Gariptir ama , onu bir daha ne zaman görebileceğimi düşünmekten kendimi alamıyorum.

Sadece birkaç saatlik uykudan sonra uyanıp bavulumu merdivenlerden indiriyorum. Apartmanımın önüne çıkıp, bir taksinin geçmesini bekliyorum çünkü telefon etmeye çalıştığımda, telefonu açıp açmadıklarını bile bilemiyorum. Yarım saat geçtikten sonra, en yakın taksi durağına yürümeye karar veriyorum. Oldukça zamanımı alıyor ama sonunda bir taksiye atlayıp havalimanına doğru yola çıkıyorum. Taksi şoförüne baktığımda dudaklarının hareket ettiğini görüyorum; ancak ne dediği hakkında hiçbir fikrim yok. O da bir süre sonra denemeyi bırakıyor zaten. Tek kelime etmeden bir saat geçirdikten sonra, sonunda havalimanına varıyoruz ve ben teşekkür edip içeri giriyorum.

Sonunda havalanıyoruz ve uçaktaki ışıkların hepsi kapatılıyor. Ben de uyuyormuş numarası yapıyorum böylece kimse benimle konuşmaya çalışmıyor. Bir süre sonra gerçekten de derin bir uykuya dalıyorum.

Hafif bir sarsılma hissiyle uyanıyorum.  Çoktan indiğimizi fark ediyorum. Bavulumun gelmesini bekliyorum, ama yok. Sakin kalıp son bavul da çıkana kadar bekliyorum, hala ortada yok. Benimkinin nerede olduğunu öğrenmek için, bir görevliye danışıyorum. Anlaşamadığımızı fark eden adam, yapmam gereken her şeyi bir kağıda yazıp elime veriyor. Bir o tarafa, bir bu tarafa derken sekiz saat geçiyor ve benim elimde hiçbir şey yok. O sırada başka bir görevli yanıma yaklaşıp elimde duran bir kağıdı işaret ediyor . Kağıt parçasını adama uzatıyorum ve onu alıp uzaklaşıyor. Yaklaşık yirmi dakika sonra adamın yüzünde kocaman bir gülümsemeyle geri geldiğini fark ediyorum ve yanında benim bavulumu taşıdığını görünce oldukça rahatlıyorum. Ancak kafamı kaldırdığımda bu rahatlık hissi yerini telaşa bırakıyor çünkü bir sonraki uçağı da kaçırmak üzere olduğumu fark ediyorum. Koşabildiğim kadar hızlı koşuyorum ve bir an için kafamı eğip , pasaportuma ve biniş kartıma ulaşmaya çalışıyorum. Uçağa binmek üzereyken bir adamın koşarak arkamdan geldiğini fark ediyorum ve paniğe kapılıyorum. Benden ne istiyor ki bu adam ? Arkamı dönüp aldırmazlıktan geliyorum ve uçağıma binip, istediğim yere ulaşıyorum. Kalacağım otelin bilgilerini yazdığım kağıt parçasını arıyorum. Çantamı tamamen boşaltıyorum ama yine de bulamıyorum ! Sonra arkamdan koşan adamın elinde bir kağıt parçası tuttuğunu hatırlıyorum. O telaş içinde kağıdı düşürmüş olmalıyım, adam sadece bana yardım etmek istemiş demek ki.

Tamamen yabancı olduğum bu alanda, yolumu bulmamı sağlayabilecek  birini arıyorum. Yürüyen merdivenlerden aşağı iniyorum ve bir kalabalık etrafımı sarıyor. İtişmeler, kaşları çatılmış bağıran – ya da en azından bağırıyormuş gibi gözüken- insanlar derken, ne olduğunu bile anlayamadan kendimi şehir merkezine giden bir trenin içinde buluyorum. Tren hareket etmeye başlayınca, başka çarem olmadığını anlayıp hiç değilse oturacak bir yer arıyorum. Sadece bir kişinin yanının boş olduğunu fark ediyorum ve o tarafa doğru ilerleyip eşyalarımı kenara çekiyorum. Koltuğa oturduğumda, aslında ne kadar yorulmuş olduğumu fark ediyorum. Soluklanıp camdan dışarı bakmak için kafamı yan tarafa çevirdiğimde , gördüğüm manzara karşısında donup kalıyorum. O gece parkın kapısındaki isimsiz ziyaretçim, tam da yanımda oturuyor…

SUDE RENÇBER

KISA BİR HİKAYE

Dışarıda yağmur, elimde kahve oturmuş seni düşünüyordum… diye başlayan her hikayenin sonundaki mutlu sonlar gibi olmadı bizimki. Başta her şey güzeldi, birbirimizi tamamlıyorduk. Benim için hava hoştu; ama aşk bu, anlamazsın, küçüksün, dedi annem. Haklıydı, hiçbir şey bilmiyordum. Yeni yeni uyandım hayata, yeni yeni keşfettim acıyı, sevinci… Her şeyin yeri ve zamanı var, dediler, dinlemedim… Keşke bu kadar heves etmeseydim öğrenmeye. Aşkın bu dengesizliği beni kendimden uzaklaştırıyordu. Kendime gelmeliydim. Farkına vardım ki yanlış aşkla tanışmıştım.

Geçenlerde gördüm seni. Keşke görmeseydim. İki farklı kişiliktin sanki. Her zaman tanıdığımdan farklı. Benim gözümde şirin bir çocuktun belki; ama orada kocaman adam gibi… Güzel anılarım yok olmasın diye, hep ilk gördüğüm andaki kişi ol diye gözlerine bakamaz oldum ve şunu anladım ki mutlu sonlar bizim için değil. Şimdi bekliyorum doğru yeri ve zamanı.

O an bir kelebek gördüm. Kendimi buldum onda sanki. Yavaş yavaş gelişmişti. Dünyaya uyanmıştı sonunda, doğanın büyüsü arasında kendini kaybetmişti. En güzel çiçekleri koklamış, güneşin doğuşunu izlemişti her gün. Sonra … Doyasıya tanıyamadan hayatı, kendi hayatının sonuna gelmişti, elinden bir şey gelmiyordu, yalvaramıyordu yaşamak için. Sessizce bekledi bu dünyadan gitmek için. Bu da onun aşk hikayesinin sonu oldu.

İPEK SEKÜLÜ

KİM BU?

Hava yağmurluydu ve güneş batıyordu. Kuytu bir sokağa girmiştim, bir yere gidiyordum ama düşünmemiştim, sadece ezberlemiştim ve yürüyordum. Önümden bir kadın koşarak geçti sonra bir an karnımın üzerinde bir ağrı hissettim. Baktığımda bir bıçak olduğunu gördüm. Sonra herşey sakinleşti, dengemi kaybediyordum en sonunda dayanacak bir yer bulmak için eğildim ve yerdeki su birikintisine düştüm. Uyandığımda hastanedeydim. Sanırım benim polis olduğumu anlamışlardı ve bu yüzden etrafta bir sürü polis vardı. Doktor konuşmamam gerektiğini sadece dinlenmemi söyledi ve odaya polis arkadaşlarımdan biri girdi. Bana olanları açıklamaya geldiğini tavrından anlamıştım. Suratında garip bir ifade ile yanıma oturdu ve nasıl olduğumu sordu. Olanları anlatıyordu. Bir kadın görüp görmediğimi sordu ve başımı salladım onaylamak için. Ardından bir adamın koştuğunu da görüp görmediğimi sorduğunda aklıma birşey gelmedi çünkü kadın geçtikten sonra bıçaklanmıştım. O kadının öldürüldüğünü hatta bana saplanan aynı bıçakla defalarca saplanarak öldürüldüğünü anlattı.

İyileşmem birkaç ay sürdü ama eskisi kadar iyi oldum ve işime geri döndüm. Günlük basit işlerle uğraşıyordum. Telsizime gelen bir kavga olayı üzerine çin mahallesine girdim. Hemen gözüme çarpan bu ışıklı oyuncaklar ve çay içen küçük insanlar aslında güzel bir ortam yaratıyordu. Koşarak bir adam geldi ve beni ilerideki kavgaya doğru çekmeye başladı. Etrafta kan olmuş duvarlar ve kıyafetler vardı, acaba geciktimmi diye düşündüm ama baktığımda 5 kişilik bir grubun birbirlerine bıçaklarla ve kılıçlarla vuruduğunu gördüm. Birinin arkasından yaklaşıp kılıcı tutmak gibi bir amacım vardı. Yan taraftaki duvardan ilerledim ve bir tezgahın arkasında bekledim. Diğer 4 kişinin beni görmemesi için dikkatleri başka yöne çekmem gerekiyordu. Bunuda bir çocuk halletti. Arkadan atladım ve kılıcı tutup adamın kolunu büktüm böylece adam biranda yerde buldu kendini. Diğer adamlar beni görünce üstüme atladılar. Birkaç darbe aldıktan sonra elimdei kılıcı birinin karnına sapladım ve bu yüzden diğer adamlar kaçmaya başladı. Hemen ayağa kalkıp koşmaya başladım ve diğer 2 sini kaybettim ama bir adamın peşini bırakmamaya kararlıydım. Bir striptiz klübüne girdi. Arkasından içeri atladım ama adamı kaybettim etrafta danseden yarı çıplak kadınlar, para dağıtan adamlar ve insanı kör edercesine göze çarpan mor ve kırmızı ışıklar vardı. Bir arka kapı aradım ama adamı üst katta gördüm. Biriyle konuşuyordu ve o sırada beni işaret ediyordu. Üzerime gelecek birçok adam olacağını düşündüm ve mutfağa doğru koştum ya da mutfak sanıyordum çünkü tek beyaz yer orasıydı. Biranda suratıma bir darbe yedim. Striptiz klübünde mutfağın olmayacağı aklıma nasıl gelebilirdi ki? Uyandığımda çöplükte buldum kendimi. Bir adam vuruyordu bana ayıltmak için. Etraf çöp kaynıyordu bu adamda bekçi veya çöp kamyonunun sürücüsü olmalıydı çünkü üzerinde yeşil bir kıyafet ağzında bir bez ve ellerinde turuncu eldivenler vardı. Ama dikkatli baktığımda buranın çöplük değil bıçaklandığım yerin arka sokağı olduğunu farkettiğimde içimin biranda donduğunu hissettim. Kalkmak istemiyordum yerden. Telsizimin üzerineki çağrı düğmesine bastım ve polislerin gelmesini beklemeye karar verdim. Çöpcü karşımda dikilmişti ve bana birşeyler anlatmaya çalışıyordu sanki yardım etmek istiyordu. Biranda arkasında bir gölge belirdi. Kamyonun arkasından çıkmıştı ve elinde kürek vardı. Kamyonun arkasından almış olmalıydı bu küreği. Çöpcüyü uyarmak istedim ama donakaldım biranda çöpcünün kanları yere döküldü. Kalktım ve yandaki trafo kabinine kaçtım. Arkama bakmak bile zor gelmişti belki ölmemişti çöpcü kurtarabilrim diye düşündüm ama adam vurmaya devam etti vurdu birdaha vurdu ve birdaha taa ki çöpcünün kafası bedeninden ayrılana kadar. Sonra bana baktı ve koşarak qeldi ve kabine vurmaya başladı. Aslında kabin değildi sadece bir kafesti. Acele ile kilidi kapatıp kendi tarafıma çevirdim. Adam bana baktı ve küreği vurmaya başladı. Bir an hiç durmayacak sandım çünkü kafes kırılıyordu ama polis sireni duyunca kaçtı ve karanlıklara karıştı. Polisler beni kurtardıktan sonra herşeyi açıkladım neler olup bittiğini. Çin mahallesini ve çöpcüyü. Bu adamın kim olduğunu bulmalıydım. Beni öldürememişti 2. defa. İşini yarım bırakmak istemiyordu belliki beni takip ediyordu. Yapmam gereken tek şey vardı sadece yine böyle bir yere gitmek ve onu kendime çekmek. Bir kaç gün boyunca adamdan hiçbir iz bulamadım.

Diğer sabah uyandığımda bir değişiklik var gibiydi. Alt komşudan hiç bir ses gelmiyordu. Koşarak indim ve kapıyı açmalarını söyledim. Bu evli çift bir günü bile kavga etmeden geçirmezlerdi. Kapıyı kırmak için yardım istedim. Birkaç adam gelerek kapıyı omuzlarımızla kırdık. İçerideki manzara iğrençti. Kadın bir bıçakla öldürülmüş ve adam ise tuvalette aynanın boynunu kesmesi sonucu ölmüştü. Polis merkezine döndüğümde artık ölüm sırasının bende olduğunu biliyormuş gibiydim. Kaygım yoktu. Önüme haritayı açtım ve bakmaya başladım. Katilin neler yaptığını öğrenmek için birkaç nokta işaretledim ve aralarına doğrular çektim. İlk olay evimin 2 sokak aşşağısında silah satan dükkanın arkasında gerçekleşmişti. 2. olay ise bu sokağın 1 üst sokağında qerçekleşti. Ve 3. olay ise evimin alt katında gerçekleşti. Yani yaklaşıyordu artık son hamleleri oynama vakti gelmişti onun için. Kafamı masaya dayamıştım ama sızmışım orada. Uyandığımda tam karşımdaydı, katil. Elinde kürek ve kemerinin yanında bıçağı elinde siyah eldivenler suratında bir maske vardı. Yaklaşıyordu bana doğru. Bağırdım yardım istedim. Masayı devirdim koltuktan kalktım kapıya koştum ve dışarı çıktım ama hala geliyordu. Geri geri kaçarken diğer polislere çarpıyor masalara vuruyordum. Bağırıyordum yardım için, ama kimse bakmıyordu. Geliyor diyordum işte geliyor ama herkes bana bakıyordu ve kim geliyor diyordu. Kimse onu görmüyordu. En sonunda duvara kadar kaçtım ve kaçacak yerim kalmadığında etrafa baktım herkes beni tutuyordu bırakmıyorlardı. Onlara işaret ettim geliyor diye ama oraya bakan herkes devrilmiş masalar ve sandalyeler görüyordu. En sonunda karşımda durdu suratımda nefesini hissedebiliyordum ve sessiz sessiz “Vurun şunu” diye fısıldıyordum ama hiçbirşey olmadı biranda karşımdaki katil kayboluverdi.

Hayal olmaz bu diye düşünüyordum. İşten izin almıştım dinlenmek için ve beni bu davadan almışlardı zaten. Hayal olamaz diyordum. Hayal olsa o çöpcü o kadın ve alt komşularım nasıl ölecekti. Bir hayalet insan öldüremez diyordum. Düşünmeye başladım. Mutfağa gittim ve bir elma almak istedim karnım kazınıyordu ama bıçağı bulamadım bir türlü. Bıçağım yoktu. En iyisi ısırarak yemek dedim ve tekrar düşünmeye devam ettim. Eski dosyların olduğu bir dolabım vardı orada böyle bir olay görmüş olan birkaç insan vardır diye düşündüm ama dolabı açamadım sıkışmıştı bende bir levye getirdim ama oda kırılıverdi. Cüzdanımı aldım ve yeni bir bıçak, levye, ve bir kaç malzeme daha almak için 2 sokak ötedeki silah dükkanına yürüdüm. İçeride gri tonlar hakimdi duvarda asılı silahlar mermiler vardı raflarda. İhtiyacım olan şeyleri aldım ve bir kar maskesi ile birde eldiven aldım çünkü hava soğuktu yağmur 5 gündür aralıksız yağıyordu. Birde şemsiye almak istedim ama çoktan dışarı çıkmıştım. Biraz yürüdükten sonra bir kadın gördüm şemsiyesi çok güzeldi. Yağmur çok yağdığı için o kadının bir adım arkasında yürüyerek şemsiyeyi kendime siper ediyordum. Ama kadın bunu farketti ve kaçmaya başladı o kaçtıkça bende koşup şemsiye ile korunmaya çalışyordum. Kadın bir arka sokağa kaçtı ve düştü. Ben yardım etmek istedim ama kadın ölüyordu. Onu bıçaklamıştım. Aslında durmak istemedim. Bir daha bir daha ve bir daha bıçakladım. Sonra bir siren sesi, kurtulmalıydım. Kaçarsam sokak sonunda yakalanırdım ve kendimi bıçaklamaya karar verdim. Böylece kadına yardım için koşarken beni gören katil bıçaklamış olacaktı. Ve bıçağı karnıma sapladım. Çöpcü adamı hatırladım bana yardım etmek istiyordu. Ama iyiydim ayağa kalktım ve çöpcüye yardım edeceğimi söyleyerek onun küreğini aldım ve yerde dökülmüş çöpleri gösterdim. Ama adama vurdum ve birdaha vurdum. Adam ölmüştü kafası bedeninden ayrılmıştı. Bir kafes vardı. Trafolar için yanından geçen insanlar girmesin diye kapatılmıştı. Orayı vurarak kırdım ve küreği kamyona atarak kafese girdim. Çağrı cihazımdan polisi aradım ve yardım istedim, böylece o adamıda ben öldürmemiş olacaktım. O gece çok geç olmuştu eve dönüyordum ve alt komşumu asansörde gördüm. O evinin bulunduğu katta indi ve bende şuursuz bir şekilde arkasından indim. Evine girmişti ve aslında benide davet etti. Saat çok geçti ve artık uyumaya gerek yoktu. Birer kahve içmeye davet etti belli ki o da uyumayacaktı. Karısının uyumuş olduğunu söyledi ve tuvalete gideceğini söyledi. Kendi evimmiş gibi davranmamı istedi. Ayağa kalktım ve tuvalete doğru gittim. Adam elini yıkıyordu belli ki  uzun sürecekti çünkü elinde lekeler çoktu. O bana bakar bakmaz kafasını tuttum ve aynaya vurdum. 3 kez vurdum ve ayna kırıldı. Aslında patladı çünkü arkasında bir dolap wardı ve onun raflarıda kırılınca camlar heryere saçıldı. Biri adamın boynuna gelip onu oracıkta öldürdü. Bundan korkmadım, haz duydum. Seslere uyanmıştı karısı ve elinde de geceliğini beline bağlamak içinde bir bez ip getirmişti. Kapının arkasına geçtim ve bekledim. Kadın gelip çığlık atacağı sırada ağzını kapadım ve elindeki ipi boğazına doladım. Ölmemişti ama ben şuursuzca hareket edip sandalyeden duvara bağladım onu ve sandalyeyi atıp evlerinden dışarı çıktım. Üst kattaki evime gidip yattım.

FURKAN YAŞLIOĞLU

HATIRLIYORUM

İki yüz elli yıl öncesini hatırlıyorum. ‘Nasıl hatırlıyorsun?’ diye soracak olursan, doğrusu ben de bu kadar yaşayacağımı bilemezdim. Kurtuluş Savaşı zamanıydı. Düşmanın havada süzülen mermilerini kılıcımızla kesiyorduk.  Kalkan misali kanlı vücutlarımız dayanıyordu mermilere. Mermiler derimizin üzerinde eziliyordu. Çelik yeleklerimiz yoktu, çelik kalplerimiz vardı. Sarı sıcak bizi eritirken biz, düşmanı eritiyorduk. O altın saçlı, derin mavi gözlünün bize duyduğu gururla düşmanı gazaba uğratırken, bu dövüşte yenilmiş olan yurttaşlarımızı anıyorduk. Kendimizi yavru kedi sanırken, savaşta aslan oluvermiştik. Büyük, çelik kalpli duvarlar olmuştuk. Devrilmeyenlerden. Ben o zaman yaşça büyük olsam da, benim hayatım bu savaşla başlamıştı. Ben, bu kurtuluşla doğmuştum.

Yıllar geçse bile ben geçmiyordum. Yüz elli yıl önce Türkiye değişmeye başlamıştı. Büyük alışveriş merkezleri açılıyordu. Pırıl pırıl teknolojik aletler çıkıyordu. Moda değişmişti. Gençler yeni bir geleceği hazırlıyorlardı.

Bu gelişme, yararlı bir gelişme gibi gözüküyordu. Öyleydi de, en azından yeni nesil için. Benim gibi bunaklar için bir şoktu bunlar. İnsan zekâsı gelişiyordu. Eğitim-öğretim gerçekten işe yarıyordu artık. Öğrenciler iş sahibi olmak için, geleceklerini garanti altına almak için deli gibi çalışıyorlardı. Bu insanlar ihtiyacı olan okullara yardım yapıyorlar, dolayısıyla hem okur-yazar oranı, hem de iş sahibi olanların sayısı artıyordu. Yurdum büyük bir hızla gelişiyordu. Yeni buluşlar, araştırmalar, icatlar bunu sağlıyordu. Türkiyem olgunlaşıyordu.

Türkiye’nin dışında bütün dünya olgunlaşıyordu. Savaşlar geride bırakılmıştı. Kuruluşlar gün geçtikçe artıyordu. Fakir insanlara yardım ediliyordu. Onlara yaşamak için, başarılı bir geleceğe sahip olmak için şans tanınıyordu. İnsanlar gönüllü olarak yardım kuruluşlarına gidiyorlar ve yoksulluğu yok ediyorlardı. Dünyanın en zengin insanları bir araya gelip felaketlere karşı çıkmak için boğuşuyorlardı. Yorganın altına bakılmadan barış yapılıyordu.

Dünya, güzelliğine kavuşmuş gibi görünüyordu; fakat yüz yıl önce insanlık silinmeye başladı. Gazeteleri havada uçuran karanlık bir fırtına gibiydi. Dün gibi hatırlıyorum. İnsanlar ilk önce duygusuzlaşmaya başladılar. Gezegende çıt çıkmıyordu. Kulaklarına taktıkları metal aygıtlar duymalarını engelliyordu. Yolda gördükleri işaretler dikkatlerini dağıtıyor, tam bir işe odaklanacak iken iğne gibi saplanıyorlardı. Bütün dünyada ses oluşmuştu. İnsanlardan çıkmıyordu bu sesler. Dünya inliyordu. Dikkat dağınıklığı yaratıyordu bu. İnsanlar gelişmişlik ve modernlikten dolayı istedikleri anda istedikleri şeye ulaşabiliyorlardı. Hayat bu kadar kolay olamamıştı hiç. Bu kolaylık tembellik yaratıyordu. Üşenmeye başlanmıştı.

Dünya tersine dönmüştü. Gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların çivi gibi saplandıkları pratiklik onları zehirliyordu. Tembellikten çalışılmıyordu. Bunun üzerine yardım kuruluşlarından yardım alan insanlar çalışmaya başladı. Sahip oldukları ile yetinenler başarısız, sahip olabileceklerini düşünenler başarılı oldular. Bütün olay bundan ibaretti.

Zamanın en gelişmiş ülkesi uçuruma bakıyordu. İşçi sayısı azalmış, ülkeye olan göçler de azalmış, emekliler artmıştı. Bu ülkenin sahip olduğu güç artık başkasınındı. Güçler dengesi bozulmuştu.

Dünya nüfusu gittikçe artıyordu. Olması gerekenden kat ve kat fazlaydı. Bunun sonucu olarak dünya daralıyordu. Oksijen hızla harcanıyordu; fakat yavaş üretiliyordu. Sanayileşmenin ve umursamazlığın sonucunda yeşiller ölüyor, siyahlar artıyordu. Küresel ısınma da artmıştı dolayısıyla. Sıcaklığa dayanılamıyordu. Ateşten kaçmak için Dünya’nın uçlarına göçler başladı. Su seviyesi de artınca… Yer, gittikçe daralıyordu.

Başka bir yaşamın başlangıcını anımsıyorum. Dünya’nın durduğu ve ters tarafa dönmeye başladığı anı hatırlıyorum. Dünya kırmızı ağlıyordu. Denizler kana, maviler kırmızıya dönüşüyordu. Her şekil kurşun, dağları deliyordu. Ağır botlar ya da yalın ayaklar yeri oynatıyordu. Pembe ya da kahverengi fark etmiyordu, her çeşidi ölüyordu. Gözler, dudaklar havada uçuyor, kalpler yerin dibine gömülüyordu. Onur ve insanlık yeryüzünden kaybolmuştu. Kırmızıyla başlamıştık, giderek koyulaşıyorduk. Siyah bir çağa geçiyorduk. Tarihin yol alan nallarını öldürmüştük, tarihin kendisini de. Zamanın yelkovanı kırılmıştı. Özgürlüğün kanatları yakılmıştı, özgürlüğe kavuşmak için. Her şeye yeniden kavuşmak için yok ediyorduk bunları. Gecenin gündüzden farkı kalmamıştı. Her şekilde karanlıktı. Güneş ne doğuyor, ne de batıyordu. Ölümün farları açıktı. Herkesi görebiliyordu, yeryüzündeki herkesi. Çukurlarda saklananlar yaşamıyordu. Dövüşen kazanırdı. Irk, dil, din, cinsiyet… Herkesin ölümü eşitti, tarihte ilk defa.

Katliam sona ermeyecek gibiydi. Çığlıklar Dünya’nın sesini bastırıyordu. Savaş sürüyordu. Sanki Dünya’da bir millet ya da bir kişi kalana dek savaşılacaktı. Bu horoz dövüşü nüfusun yarısını öldürmüştü ve devam ediyordu. Kana kan, dişe diş dövüşülüyordu. İnsanlığın sonu geliyordu.

Elli yıl öncesini hatırlıyorum. Katliam durmuştu. İnsan nüfusu bayağı azalmıştı. Dünya yavaş yavaş toparlanıyordu. İnsanlar birbirlerine yardım ediyorlardı. Artık her birey için yeterince toprak vardı. Günün her türlü imkânları iyileştirilmişti. Teknoloji, en gelişmiş teknolojiydi. İnsanlar fazla üremiyorlardı. Yeşil sayısı artmış. Doğa eski haline dönmeye başlamıştı. Farklı kültürler vardı elbette; fakat sınır kavramı yok olmuştu. Her bireyin farklı, her insanın eşit olduğu kabul edilmişti. Evlere tekrar yerleşilmiş, eğitim-öğretime yeniden başlanmıştı. Nüfus o kadar azdı ki para diye bir şey yoktu. Herkes istediğini para ödemeden elde ediyordu. Dünya’yı yönetecek kadar fazla; ama hiç yer kaplamayacak ve barış içinde yaşayacak kadar insan vardı. Nihayet aynı anda herkes mutluydu; çünkü olunabiliyordu.

Birkaç ay önce bir şirkette çalışıyordum. Temizlik görevlisiydim. Çalıştığım şirket yeryüzündeki tek şirketti. Her teknolojiyi geliştiren, hazırlayan ve uygulayan şirketti. Adı yoktu. Daha doğrusu adı ‘şirket’ti. Rekabet yaratacak şirketler olmadığı için ve teknoloji, satılmayıp direk verildiği için artık markanın bir önemi kalmamıştı. Şirkette çok mutluydum. Yapmaya üşendiğim bir şey olmuyordu.  Çalışıyordum ve çalıştığım için kendimi iyi hissediyordum. Şikâyet edecek hiçbir şey yoktu.

Bu mektubu yazarken beyaz bir yerdeyim. Cennette filan değilim henüz. Beyaz yataklı, beyaz çarşaflı, beyaz yastıklı, beyaz yorganlı bir yerdeyim. Karşımda bir resim asılı. Bir kız bana sus işareti yapıyor. Bunu daha önce görmemiştim. Bana söylemiyorlar; ama yakında son nefesimi vereceğimi biliyorum. Nasıl bunca sene dayandım? Ben de bilmiyorum. Yazarlar, insanı yaşatırmış. Öyle duydum bir kez. Öleceğimi bildiğim halde yeniden doğacağım gibi geliyor bana. Ölmeden önce hayatın film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş ya hani? Bana da olur umarım ve hayatın değerini bilmeyen insanlara da. Kimseyi kötülemiyorum, sadece iyi düşünülsün ve dikkat edilsin istiyorum. Herkesin barış içinde yaşamasını ve değerlerini bilmesini isterdim tabii. Gerçi, şimdi böyle ama katliamdan önceki zamandan bahsediyorum. Dünya’nın filizlendiği zamanı yani. Keşke…

En onurlu yaşadığım zamandı. Kurtuluş Savaşı bizim savaşımızdı. Yiğitler bizdik, şehitler bizimdi. Yer bizdik, gök bizdik, kan bizdik. Ölüm bizimleydi, hayat da. Gururlu bir şekilde savaşıyorduk. İnsanlık için savaşıyorduk, millet için. Kolumuz kılıcımızdı, göğsümüz kalkanımız. Kalbimiz silahımızdı, kanımız cephanemiz. Şimdi sadece renklerin oluşturduğu bir tabloyuz, tozlu raflarda tozlu sayfalar. Mavi gözlüye gelince, onun için biz, yerle göğü ayıran bir çizgiyiz. Geçmişle geleceği ayıran küçük bir ayrıntıyız. Ama biz kardeşiz. O günleri tekrar yaşayabilseydim hiç durmazdım. Mutluyum; çünkü hala şansım olabilir. Bunu bir yerden duymuştum: İnsan bir kere doğarmış ve bir kere ölürmüş. Bin kere de yaşarmış.

DORUK ÜNAL

ANA KUCAĞINDA

Tarih 12 Nisan 1983, yer Antalya’da yoksul bir ailenin evi.

Sevim Hanım’ın bir yaşındaki kara gözlü güzel kızı hastalanmıştı. Küçük Ayşecik ateşler içinde yanıyordu. Hemen en yakın sağlık ocağına götürdü. Doktor “Soğuk algınlığı, korkulacak bir şey yok.” dediyse de ana yüreği dayanmıyordu. Çünkü minicik kızı ateşten baygın yatıyordu. Ertesi gün gittikleri devlet hastanesinde “Çocuk felci” teşhisi koydular. Haberi duyduğunda sanki koca hastane başına yıkılmıştı. Kızı yürüyemeyecekti!

On gün hastanede tedavi oldu Ayşe. Sevim Hanım umudunu yitirmiyordu. Kızının bir gün yürüyeceğini düşünerek bütün egzersizlerini yaptırıyor; kah sırtında, kah kucağında onu her gün kum banyosuna götürüyordu. Yıllar geçiyordu…

Altı yaşında yüzmeyi başarması Sevim Hanım’ı çok mutlu etmişti. Onu çalıştırırken soyulan omuzlarının acısını unutmuştu.

Bir sene sonra, yedi yaşına geldiğinde hangi durumda olursa olsun onu okutmak istiyordu. Evlerinin yakınındaki ilkokula giderek okul müdürüne kızını okula kaydettirmek istediğini söyledi. Fakat müdür, Ayşe’nin durumunu bildiği için “Boş kontenjan yok.” Gibi sudan bahanelerle Sevim Hanım’ı oyaladı. En sonunda annenin ısrarına dayanamayarak asıl nedenini söyledi. “Bakın hiç kimse sekiz ay boyunca çocuğunu kucağında okula getirip götüremez hanımefendi.” dedi.

Sevim Hanım, kucağındaki kızına daha sıkı sarılarak:“Müdür bey, size kızımın kafası gerekli. Kafası ve kolları sağlam, ayakları da ben olacağım.” dedi. Zaten, Ayşe’yi okula kaydedememenin üzüntüsünü yaşayan okul müdürü böyle bir annenin inancı ve iradesi karşısındaki etkilenerek kızını kaydetti.

Soğuk sıcak, kar yağmur demeden onu her gün okula taşıyor; kızı kucağında okulun dik merdivenlerini çıkarken hiç yorulmuyordu.

Öğretmeni Ayşe’yi sınıfta en ön sıraya oturtmuştu. Ayşe dersleri dikkatle dinliyor, soruları arkadaşlarından daha çabuk cevaplıyordu. Sevim Hanım kızının bütün ihtiyaçlarını karşılamak için teneffüslere yetişmek telaşıyla bütün gününü okulda geçiriyordu. Ayşe’yi arkadaşları da çok sevmişlerdi. Annesi bazen geç kalsa onu yalnız bırakmıyorlardı.

Sevim Hanım, kızının tedavisini ihmal etmiyordu. Doktorlar ne söylese uyguluyordu. Ortaokula geçtiğinde bir ameliyat geçirecekti. Bu ameliyattan sonra koltuk denekleriyle yürüyebilme şansı çok yüksekti. Bu umutla onu ameliyat masasına yatırdı. Başarılı bir ameliyattan sonra Ayşe koltuk değnekleriyle ayakta durabiliyor, yavaş yavaş yürüyebiliyordu. İlk adımını attığında gözleri parlamıştı. O kadar mutlu olmuştu ki uçmak istiyordu. Koltuk değnekleriyle de olsa yürümek Ayşe’ye yaşama sevinci, anneye daha çok mücadele gücü vermişti.

Kara gözlü küçük kız; uzun boylu, dalgalı saçlı, güler yüzlü bir genç kız olmuştu. Artık teneffüslerde arkadaşlarıyla bahçeye çıkıp dolaşabiliyordu. Onun için yaşam biraz daha kolaylaşmıştı.Annesinin bitmeyen azmi, sabrı ve fedakarlığıyla lise eğitimini de tamamlayarak Ticaret lisesinde mezun oldu. Engelli kontenjanından “Milli Eğitim Müdürlüğü”nde memur olarak çalışmaya başladı.

Ayşe, Sevim Hanım’ın kucağından memur masasına oturmuştu. Annenin fedakarlığı unutulur muydu?

Aynı yıl Sevim Hanım yılın annesi seçilmişti.

ATAKAN YALKAN

Post Navigation